Mehmet Bulayır: Sussam, Sesimi Duyurabilir miyim Mısralarımda?

Mehmet Bulayır: Sussam, Sesimi Duyurabilir miyim Mısralarımda?

“Susma hakkımı kullanıyorum.” Bu söz birçoğumuzun zihninde olumsuz bir çağrışıma sahiptir, çünkü bizim kuşak bu sözü polisiye filmlerde duymuştur. Polis memuru suçüstü yaptığı failin yüzüne “sessiz kalma hakkına sahipsin...” diye başlayan, bir kalıp cümle söyler, sonrasında eline kelepçe takarak, zafer müziği eşliğinde aracın içine tıkardı.

Bir de gösteri ya da mitinglerde haykırılan “susma sustukça sıra sana gelecek” sloganı var, elbette. Genelde sol fraksiyonların kullandığı bir slogan. Şimdi biz zaten haklıyız, polis zaten defakto olarak haksız ve üstelik zalim. Dolayısıyla alabildiğine sesimizi yükseltmeliyiz, yoksa sıra bize gelir. Aslında bu noktada kişinin haklı veya haksız olduğu önemsizleşiyor. Bağıralım yoksa sıra bize gelecek, bizi de derdest edecekler fikri hâkim düşünce haline geliyor. Bu marjinal bir gruba ait refleks olsa da toplumsal bilince sesini yükseltmeyi olumlulama anlamında bir katkı sağladığını düşünüyorum. Gündelik hayatta bu davranış biçimi “bağıralım ki üste çıkalım!” şeklinde tezahür ediyor.

Susma hakkını kullanmak, yukarıda yazdıklarından da anlaşılacağı üzere halkımızın zihninde neredeyse suçlu olmakla, “yenilgiyi kabul etmekle” eş anlamlı algılanıyor. Dolayısıyla, suçlu değilsen sesini yükseltmen gerekir. Tersinden bakarsak suçsuz/haklı adamın sesi gür çıkar! Acaba gerçekten böyle mi?

Sanırım gerçek hiçte böyle değil. Mesela trafikte en çok bağıran adama dikkat edin ya ters yöne girmiştir ya da yan sokaktan bodoslama caddeye hızla akan trafiğin önüne atlamıştır. Kuraldışı bir davranışta bulunmuştur yani. Muhtemelen suçunu bastırmak için sesini yükseltiyordur. Misal yolda kavga eden iki adam görseniz, büyük ihtimal asıl suçlu en fazla bağırandır.

Hayatımızın akışında oldukça önemli bir yer tutan, sosyal medyaya bakın; en fazla bağıranlar. Hakaretin dozunu yükselten, tabiri caizse kelimelerinden köpükler fışkıranlar, suçüstü yapmaya çalışan polis edası ile önüne geleni mahkûm eden, linç kültürünün önde gidenleri, yargısız infaz edenler, hangi hakkı kullanıyorlar sizce?

Hiç kimse suçlu görünmek, suçu üstüne almak, üstüne suç atılanla saf tutmak istemiyor. Bir olayla karşılaştığında sesini yükseltme hakkını kullanmıyorsan ve “Susuyorsan, suçlusun demektir.” Ya da apaçık zanlısın demektir. Olmadı suç ortağı ilan edilmen an meselesidir. Zan dediğimizde suizandır, elbette. Zannın çoğunun haram olduğu unutulmuş, yalanın gerçeğinden on kat hızlı yayıldığı sosyal medya platformlarında ipliğin pazara çıkartılmış, hakkında hüküm verilmiş kalemin kırılmıştır. Diyelim ortama uydun sesini yükselttin. Bu durumda etrafını örgütlenen, taraftarlar topluluğu oluşturman gerekir. Bunu bir maç gibi düşünün. Seyircisi en fazla olan, en büyük gürültüyü koparan haklıdır. Misal hâkim bir "suçluyu" tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıyor diyelim. Sosyal medya ahalisi öyle büyük bir gürültü koparıyor ki sabaha varmadan zanlıyı derdest edip nezarete alıyorlar. Bu konuda onlarca örnek sayabiliriz.

Sosyal medyada daha yargılanmadan "mahkûm" edilen, itham altındaki insanlara bir bakın. Eşelenmedik sözleri, talan edilmedik hatıraları kalmıyor! En insaflı olanımız tarafından bile, onlardan suçlu değillerse ispat etmeleri, en azından ben suçlu değilim diye feryat etmeleri beklenir oldu. "Beraatı zimmet asıldır" düsturu unutulmuş. Sizden suçsuz olduğunuzu ispat etmeniz beklenmektedir.

Bir tuhaf çağda yaşar olduk. Sanki söz gümüş olmaktan sıkılmış, sükût altın olmaktan utanır olmuş.

Elbette susmayı kutsamak niyetinde değilim. Sözün kutsandığı bir çağda sükûta, dikkat çekmek derdindeyim. Zira dil çoklukla kifayetsizdir. Söze yalan, söze riya karışır, karışabilir. Lakin dil sustuğunda, gözler ve gönül konuşur ki onlar asla yalan söylemez.

Hikmet terazisinde söz ve sükût ayrı kefelere konulsa sukut ağır basar. Çok konuşuyoruz sanki biraz susmayı denesek diyorum. Sükût, tefekküre gebedir. Tefekkür insanı olgunlaştırır: "Her şeyin olgunu makbul olduğu gibi insanın da olgunu makbuldür."

Olgunluğa erişebilmek için sükûtu bir tohum gibi görmek gerekir, onu varlık toprağına gömer, hikmetli sözle sularsınız, hakikat boy verir. Hikmetli söz ile sulamaktan kasıt, ihtiyacı olan sözü söylemek ve ihtiyacı kadar sarf etmek kifayet eder. Zira fazla söz/su, tohumu çürütür.

Mehmet Bulayır

Not: Bu makale, “Muhal ile Mümkün arasında” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Yorumlar

0 onaylı yorum

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.

Bu içerikte yorumlar kapalı.

Bir sonraki haber hazırlanıyor…