Veysel Ocak
Veysel OcakYazar

Ahmet Mithat’ın Batı ile Tanışması

   Bu yazının ama 19. yüzyılda Batı medeniyetinin siyasal, sosyal, ekonomik ve entelektüel meydan okuması karşısında, Batı-dışı bir toplum olan Osmanlı Devletinin bir aydının olan Ahmet Mithat’ın Batı’yı nasıl tanıdığına dair içeriği olan bir yazıdır. Özellikle Fransız entelektüel birikiminin Avrupa’yı kasıp kavurduğu, Fransızcanın dönemin ilmi tartışmalarına girmek için hayati bir öneme sahip olduğu algısının bir Osmanlı münevveri üzerindeki etkisi ve onun nasıl kazandığını belli bir sıra içinde vermeye çalışacağım. Bu bölümde Ahmet Mithat’ın Batı medeniyetini tanımasına yol açan olaylar ve kişiler üzerinde durulacak. Yaşadığı bu tarihsel arka palan ve önemli kişiler ile olan bu tecrübeler Ahmet Mithat’ın hayatını ileri safhalarında Batı ile Doğu arasında mukayese yaparken, nasıl bir çizgi izleyeceğini belirleyecektir.   Bu bağlamda,  Ahmet Mithat 1844’de dünya geldiği göz önüne alındığında şunları söyleyebiliriz: III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecid döneminde siyasal, kurumsal ve eğitsel alanda birçok reform yapıldığı görülmektedir. Fakat bu reformların toplumun sosyo-kültürel hayatının etkileyeme başladığı söylenemez. Ahmet Mithat’ın delikanlılık dönemlerinden ileride Genç Osmanlılar’ın önemli üyelerinden Şinasi ve Ziya Paşa belli yayınlar yapmakta, ancak bunlar toplumun genel yapısını değiştirecek çapta değillerdir.  Bu noktada Orhan Okay şunları söylemektedir: ‘’... Ahmet Mithat Efendi'nin dünyaya geldiği 1844 yılında. Tanzimat ilân edilmiş, sosyal müesseselerde ıslahat hareketlerine girişilmiş bulu­nuyordu.

   Ancak Tanzimat edebiyatı adını verdiğimiz Batı’ ya dönük şiir ve nesir henüz görülmemişti. Bu hareketin öncüleri olacak şahsiyetlerden Şinasi Topha­ne kaleminde çalışıyor ve üç sene sonra gideceği Avrupa'ya hazırlık olmak üze­re Fransızca öğreniyordu. Ziya Paşa ise gençlik hevesiyle divan tarzı şiirlerini yazmaya başlamıştı. Şinasi'nin Agâh Efendi ileTercümân-i Ahvâl'i* neşre başla­ması,Şâir Evlenmesi'nin neşri gibi ilk yenileşme belirtileri Ahmet Mithat’ın on beş-on altı yaşlarındaki delikanlılık çağına rastlayacaktır’’1. Yani bu dönemde 18. yüzyılın sonlarında başlayan bir Batılılaşma hareketi var, ama bu tam olarak kültür hayatına yansımış ve onu dönüştürmeye başlamıştır diyemeyiz. Sonuç olarak şunu söyleyebilir ki; Ahmet Mithat gençlik dönemlerinde Osmanlı-İslam kültürünü barındıran bir aile hayatı, sosyal çevre, siyasal yapılanmanın içinde yetişmiş, onun kişiliğinin oluşumunda ‘gelenek’in önemli bir yeri olduğunu anlamaktayız.

   17 yaşından Nişe gider ve Rüştiyeyi bitirir, Rusçuk’ta bir devlet dairesine girer. Ve kendisi o zamana kadar olan eğitimi şöyle anlatır: ‘’... daha dört lakırdıyı bir yere getirip de kâğıt üzerine ko­yamazdım. O zamana kadar eğitimim Arapça ve Farsça'nın bir rüştiyede okunabilecek derecesiyle biraz kozmografya ve coğrafya, bir miktar Fransızca ile kendi okumalarımın kazan­cı olarak bir miktar dahi tarihten ibaretti. Ama eğitimin bu hiç yok denecek derecesinin benim için ne kadar büyük ol­duğunu düşünmek lâzımdır. Kendimi yeryüzünün en bilgili kişisi zannederdim’’2. Fakat burada Vali Mithat Paşa’nın teşvikiyle Fransızca eğitime ağırlık verir. Tabi ki bunlar onun Batı medeniyetiyle tanışmasının ilk adımlarıdır. Ahmet Mithat bu konuda Mithat Paşa’nın onun Fransızca öğrenmesindeki çabasını şöyle ifade eder:

Bu yüce insan, haftanın birkaç gününü okulda geçirip öğrencilerin fikirlerini geliştirmek için okunan dersler üzerine bayağı ciddi ve ısrar­lı tartışmalar açmayı kendisine zevk edinmiş olduğu için, bu tartışmalarda en cesur şekilde en ileriye giden ben olduğum gibi, bazı akşamları yanına çağırarak yine tartışmaya girişmek alışkanlığıydı. Hatta bir akşam kendisi yemek yer ve ben ayaküzeri tartışırken Fransızca bir tercüme için o kadar baskı yaptı ki zaten son derece zayıf bünyeli ve asabi mizaçlı olduğum için gücüm tükenerek yere yıkılıp bayılmış ve kendilerine merak ve telaş vermişim. Şimdi, bir çocuk Mithat Paşa hazretleri gibi bir zekâ ile tartışmaya alışmış ve birçok şeylerde (ama gerek kendi gücüyle gerek yüreklendirilmek için) hakkını dahi tes­lim ettirmişse kendisini dev aynasında görmez de ne olur.3

    Bu dönem Ahmet Mithat’ın Batı dünyasını ilk tanımaya başladığı zamanlarıdır. ‘’Gerçekten yabancı dil onun için amaç değil araçtır. Fransızca, Ahmet Mithat’ın çok merak ettiği bir takım ilimlerin kapısını aralayacak bir anahtardır’’4. Bu istek ve azminin sonunda Fransızca’yı iyi bir düzeyde öğrenmiş ve geldiği noktayı kendisi şu sözlerle bildirir: ‘’Dilimizde, fen konularına meraklı bir adamın ihtiyacını karşılamaya kâfi kitap bulunmadığından artık var kuvvetimi Fransızca'ya verip çalışmaya başladım. Eğitimi öyle planladım ki sonuçta Fransızca söyleyemeyecek ve yazamayacak fakat hangi konuda olursa olsun elime alıp da okuduğum kitabı en iyi şekilde anlayacaktım.Bir buçuk sene kadar devamdan sonra da bu neticeyi ele getirdim. Artık kitap okumaya koyuldum’’5.

   Yine burada, Muharicin Komisyonu Reisi Şakir Bey’in onun Batı tanıması üzerinde büyük bir etkisi vardır. Kendisine bir oda ve kütüphane veren bu kişi hem asker, hem şair, hem de filozof olarak tanımlıyordu6. Ayrıca Şakir Bey’in Romanyalı eşinin Ahmet Mithat’ın üzerinde büyük bir etkisi olmuştur.  Geleneksel Osmanlı kadınından farklı olan bu kadını kendi şöyle tanıtmaktadır: ‘’evinde bir kendisi bir de kendisine eş edindiği Bükreşli bir kadın vardı. Bu hanım usta bir kemancı olduğu için, müziğe pek ziyade meraklı olan eşini bu yönden de memnun ederdi. Her akşam olduğu gibi o akşam dahi kadın-erkek bir hayli misafir geldi. Çalgı çalındı. Şarkı çağrıldı. Oyun oynandı. Gü­lündü. Söylendi. Kitap okundu. Şiirden, yazıdan, tiyatrodan, yazmaktan konuşuldu. Zaten böyle şeyleri sevmez olma­dığım için ne kadar lezzet aldığımı tarif edemem’’7. Ahmet Hamdi Tanpınar On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyat Tarihi’nde Ahmet Mithat’ın burada yaşadıklarının ileriki yazım hayatına ve onun yazar kimliğine nasıl etki ettiğini ifade eder: ‘’Mithat Efendi'nin hayatında bu Şakir Bey'in ve ilk tanıdığı gece misafir kaldığı evinin, aslen Romanyalı olan ve keman çalan karısının mühim tesiri vardır. Denebilir ki Mithat Paşa'dan sonra hayatında en mühim kapıyı "hem asker, hem şair, hem filozof' diye takdim ettiği Şakir Bey açmıştır Romanlarındaki ev, okuryazar kadın, musikiye ayrılan saatler, hülasa bütün bir ehlî hayat zevki ve ferdî hayat fikri’’8 bu evdeki tecrübelerinden doğmuştur.

    Ahmet Mithat’ın Batı kültürü için ikinci önemli durağı Bağdat olmuştur. Orhan Okay bize bu dönemde olanları özetler: Mithat Paşa Bağdat’a tayin olmuş, Ahmet Mithat’ı da götürmüştür.  Orada yayınlananZevrâ gazetesinin başına geçirmiştir. Bu dönem onu için oldukça önemlidir. Yirmi beş yaşında olan ve Rumeli'deki bazı delikanlılık haşarılıklarını terk eden genç adam muntazam bir aile ve dost çevresi bulur. Ev­lerinde kitapları vardır, okur, yazarlar. Piyanoları vardır, çalar, söylerler. Fotoğ­raf makinaları vardır, resimle uğraşırlar. Fakat asıl mühimi, Avrupa görmüş, kül­türlü bir dostları vardır: Osman Hamdi Bey. Ahmet Mithat’la aynı yaşlarda olan, fakat iyi imkânlarla on iki yıl Avrupa'da kalan ressam, arkeolog ve daha sonra müze müdürü diye şöhret bulacak Osman Hamdi tanışır. Hamdi Bey onun okumaya hevesli olduğunu görünce ona hemen bir program yapalım ve kitapları sipariş edelim der. Hatta Hamdi Bey bu kitapları Avrupa’dan sipariş eder. Ahmet Mithat üzerinde oldukça etkisi olan eserlerin listesi yoktur9. Ahmet Mithat da Osman Hamdi Bey’i kendi cümleleriyle betimler bize: ‘’Bağdat ta ettiğim istifadelerden birisi dahi o zaman vilâ­yet politika müdürü olan Hamdi Beyefendinin yardımlarıdır. Bu bey, Avrupa'da uzun süre yaşayarak batının fen, edebiyat ve felsefesinde gereği gibi derinleştikten başka, ressamlık sa­natındaki yeteneğini dahi resim sergisinde eserlerini beğen­direrek kazandığı madalya ve diplomalarla ispat eylemesiyle bayağı iyi yetişmişlerden kabul edilecek, hiç değilse o yolda olduğu ister istemez teslim edilecek az bulunur kişilerdendir’’10. Görüldüğü üzere Hamdi Bey Ahmet Mithat’ın Avrupa’yı tanıması sürecinde kilit role sahip bir figürdür. Onun aracılığıyla Batı dünyasına ait önemli eserleri edinmiş, kendi ufkunu genişletmiştir. Bunu yanında Doğu entelektüel dünyasını tanımasına yardımcı olacak kişiyi de Bağdat ’da tanımıştır. Bu şahıs Şirazlı Muhammed Bakır Can’dır. Ahmet Mithat Menfa’da onu anlatır: ‘’İran’ın Fürs yöresi halkındandır... Farsça, Arapça, İbranice, Hintçe ve İngilizce gibi dillerini en ince ayrıntılarına kadar öğrenmiş. Hele, ge­rek tabiat ilimlerinden, gerek aklî ve dinî ilimlerden her ne öğrenmişse hepsini ezberleyerek adeta bir ayaklı kütüphane kesilmiş biridir’’11 der. Böylelikle Ahmet Mithat Batı ve Doğu ilimleriyle çok derinlemesine olmasa da belli dereceye kadar vakıf olmuştur. Niş ve Bağdat’taki yaşantısının ardından İstanbul’a dönmüş ve yayın hayatına burada devam etmiştir.

    Ancak Ahmet Mithat İstanbul’da da Batı’yı tanımasına yardımcı olacak bir çevrede bulunacaktır. Çeşitli fırsatlarla o dönemin önemli Batı kültür merkezi olan Beyoğlu çevresinden bulunacak, burada Namık kemal, Ebbuziya Tevfik ve diğer Genç Osmanlı* üyeleriyle tanışacaktır. Dediğim gibi, Beyoğlu Batı’nın her türlü etkisinin yaşandığı önemli yaşam merkezdir. Bu bağlamda, Beyoğlu’nun sosyal yapısını ve önemini Okay bize sunar: ‘’Rum ve Ermeni ahâlisi, muhtemelen Hıristiyanlıkları sebebiyle, imparatorluk içinde Av­rupa medeniyetini en önce benimseyenlerden olmuşlardır. İstanbul'un Beyoğlu yakası da, eskiden beri ekalliyetlerin ikamet ettiği bir semt olduğundan, Avrupaî kıyafetler, makine v.s. âletler önce Beyoğlu vitrinlerinde görüldüğü gibi tiyatro, operet, varyete gibi yabancı ekipler tarafından sahneye konan gösteriler de ken­dilerine burada seyirci bulurlardı’’12.

     Ahmet Mithat burada gelmiş ve bir matbaa açmıştır, bu çok doğaldı çünkü dönemin en önemli yazar ve düşünürleri burada bulunmaktaydı. Bundan dolayıda, Beyoğlu Tanzimat sonrası romanında, bil­hassa Ahmet Mithat’ın romanlarında önemli bir yer tutar. Şerif Mardin Yeni Osmanlılar Düşüncesinin Doğuşu kitabında ‘’Avrupalı temsilciler İstanbul'da nadiren Beyoğlu Peral'nun dışına çıkmakta ve Osmanlılarla ilişki kurmak için hep Rum tercümanları kullanmaktaydılar’’13 diyerek bu muhitin hem Osmanlı entelektüelleri hem de Avrupalıların ne kadar önemli olduğunu ifade etmektedir. Bu bağlamda diyebiliriz ki, Beyoğlu Batı kültürünün kullanıma geçtiği, Osmanlı toplumunun sosyal ve kültürel hayata birinci elden giren kapısıydı.

    Yine Beyoğlu çevresinde bulunan entelektüel yabancılara sık sık rastlamak mümkündür. Ahmed Mithat onları tanımak, gelenek ve göreneklerini hakkımızdan bilgi edinmek ister ve bunu Avrupa Adab-ı Muaşereti kitabında:‘’Avrupa yanı başımızda bulunmak şöyle dursun adeta Avrupa bizim içimizdedir. Biz dahi Avrupa kıtasındayız. Hele şehrimizde birkaç yüz bin Avrupalı vardır da usûl ve âdâb-ı muaşeretlerinden haberdar değiliz. Onlar dahi bizim âdap ve usûl-i maişetimizden bihakkın haberdar değillerdir ya’’14der. Okay Ahmet Mithat’ın İstanbul'a gelen yabancılarla tanışmaktan, görüşmekten zevk aldığını,  Beyoğlu'nda bazı kahvehaneler, bilhassa otel kıraathaneleri böylelerinin mekânı ol­duğundan sık sık oraları ziyaret ettiğini söyler15.

   Ahmet Mithat ayrıca Jön Türk Roman’ında Avrupalı tüccarlardan nasıl faydalandığını ve onun haberleşme üzerindeki etkilerini şu cümlelerle tasvir ediyor:

Konsolos vekili, vapur veya ticaret acentesi gibi işler ile sevahilimizde ve devahilimizde meşgul olan Avrupalılar ne mütecessis, ne kadar vakıf adamlar olurlar! Vali, mutasarrıf, kaymakam gibi rüesa-yı hükümet ile dost olurlar. Ehl-i mahakim ile dost olurlar. Ahaliden haysiyet, hürmet sahibi kimler varsa dost olurlar. Avrupa gazetelerinden aldıkları malûmatı bunlara tebliğ edip bunlardan aldıkları malûmat-ı mahalliyeyi de"muhabir"sıfatıyla Avrupa gazetelerine ya­zarlar. Ne acayip şeydir ki Bartın gibi küçücük bir iskelemiz­de senevî milyonlarca yumurta ihraç olunduğu haberini biz­den evvel İstanbul'da Fransız Ticaret Odası reisi Mösyö Giraud'dan almışızdır16

Ahmet Mithat Efendi böylece bu tarz tecrübeler ve yaşantılarla Batı medeniyeti hakkında bildi edinmiş, 1889 olan Şarkiyatçılar Kongresi’ne gidene kadar fikirlerini ve yazılarını bu deneyimler şekillendirecektir. Sonuç olarak, Ahmet Mithat Avrupa’ya gitmeden o döneme kadar çeşitli kitaplardan ve Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan yabancılardan öğrendikleriyle Avrupa hakkında düşünce hayatını şekillendirmiştir. İbrahim Tüzer’in dediği gibi ‘’Ahmet Mit­hat'ın Batı medeniyetine ait birtakım değerlerle karşılaşma­sı zaruri bir biçimde, evvela içerisinde yer aldığı Osmanlı toplumu dolayımında olmuştur. Yani kültürel, siyasi ve ikti­sadî hayatın hemen her sahasında ortaya çıkmaya başlayan ve her Osmanlı gibi, yazarın da geri plan kültüründe anlamlandırmakta zorluk çektiği alafranga adetlerden teknik ve ekonomik düzene varıncaya kadar tüm "toplumsal değişim"ler, Ahmet Mithat'ın da dikkatini çeker. Fakat yazar merak eden, araştıran bir bilinçle, kendi kimliğini/varlığını tüm boyutlarıyla ifade edebileceği bir yaşam alanı ihtiyacı içerisine girdiğinde, "bireysel yenileşme" zaruretiyle yüz yüze gelir’’17, önce kendini bu konuda eğitir daha sonra toplumu eğitme işine girer.

200 den fazla eser vermiş, bir kimlik krizi yaşan Osmanlı toplumuna nasıl bir kimlik inşa etmesini tavsiye eden ve bu yolda çaba gösteren biridir Ahmet Mithat Efendi. 100. Yılı anısına hazırlanan ‘’Vefatının 100. Yılında Ahmet Mithat Efendi Armağanı’’ kitabın takdiminde Yücel Çelikbilek onu şu sözlerle tarif etmektedir: ‘’Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan yazar­lar, aslında bu toplumun Batı Avrupa'ya karşı ayak­ta durabilmek için mücadele verirler. Bu yolda, sosyal ve siyasi değişim için gerekli olan fikir hare­ketlerine de öncülük yapmışlardır. Bunların öncüsü olan Namık Kemal ile Şinasi ve Ziya Paşa'nın önemli hizmetleri olmuştur. Fakat bunların yanı başında bulunan ve gazetecilikle birlikte hepsinden fazla eser veren Ahmet Mithat Efendi’nin bizim için çok farklı bir yeri var’’18



1. Okay, Orhan, (2008) ‘’Batı Medeniyeti Karşısından Ahmet Mithat Efendi’’, İstanbul, Dergah Yayınları, s 22.

*. Tecüman-t Ahvâl:İlk özel Türk gazetesi (22 Ekim 1860-11 Mart 1866). Agâh Efendi tarafından Şinasi'nin yazı ve teşvikleriyle çıkarılmıştır. Şinasi'nin 25. sayıda ayrılmasından sonra yazı işlerini Hasan Subhi Efendi yürütür. Gaze­tenin sürekli olmayan yazarları arasında Ahmet Vefik Paşa, Ziya Paşa, Meh- med Said Efendi, Refik Bey vardır. 792 sayı çıkmıştır.

2. Efendi, Ahmet Mithat, ‘’Menfa Sürgün Hatıraları’’, hazırlayan: İnci Ezgü, Kapı Yayınları, İstanbul, 2013,  s. 167.

3 . Age., s. 168-9.

4. Okay, ‘’Batı Karşısında Ahmet Mithat Efendi’’, s. 23.

5 . Efendi, ‘’Menfa’’, s. 171.

6 . Age., s. 181.

7 . Age., s. 180.

8 . Tanpınar, Ahmet Hamdi, (2013) ‘’On Dokuzuncu Yüzyıl Edebiyat Tarihi’’, İstanbul, Dergah Yayınları, s. 438

9 . Okay, ‘’Batı karşısında Ahmet Mithat Efendi’’, s. 24.

10 . Efendi, ‘’Menfa’’, s. 196.

11 . Efendi, ‘’Menfa’’, s. 193-4

*. Yeni Osmanlılar: 1865'te Kayazâde Reşad, Menâpirzâde Nuri, Sağır Ahmet Bev'in oğlu Mehmed, Suphi Paşazade Ayetullah ve Namık Kemal tarafından gizlice kurulan cemiyet. Osmanlı İmparatorluğunun kurtuluşunu meşrutiyet idaresinde gören, bunun için faaliyette bulunan cemiyet. Aralarına sonradan Ziva Paşa, Ali Suavi, Ebüzziya Tevfik, Refik ve Agâh Efendiler de katıldı. Cemiyet, Tanzimatçıların kendilerinden beklenen yenilikleri yapamadıkları­nı ileri sürüyor ve Âli Paşa ile Fuad Paşa yi demokratikleşmenin en büvük engelleri olarak görüyordu. Bu sırada Mustafa Fazıl Paşa, veraset usulünü değiştirerek kendisini Mısır'daki haklarından mahrum bıraktıkları için padi­şah Abdülaziz ile Âli ve Fuad Paşalara düşman olmuştu. Bunun için Yeni Os­manlılara katılarak onların muhalefetinden yararlanmak istedi. SadrazamÂli Paşa, Ali Suavi, Namık Kemal ve Ziya Paşa'yı çeşitli görevlerle taşraya sü­rünce, önce Namık Kemal ve Ziya Paşa, daha sonra Ali Suavi Mustafa Fazıl Paşa'nın çağırışı üzerine Avrupa'ya kaçtılar. Faaliyetlerini burada çıkardıkla­rı gazetelerle sürdürdüler (Muhbir 1867,Hürriyet 1868,Ulûm). Abdülaziz'in 1867'de çıktığı Avrupa gezisi sırasında Fransız hükümeti Yeni Osmanlıların Paris'i terk etmesini isteyince cemiyet üyeleri Londra'ya geçtiler. Abdülaziz, Mustafa Fazıl Paşa ile görüşerek anlaştı ve İstanbul'a dönen paşa hükümette görev aldı. Bunun üzerine Ali Suavi ve Murad Bey Fazıl Paşa'dan görmekte oldukları maddi yardımı reddetiler. Böylece Yeni Osmanlılar arasında par­çalanma başladı. 1871'den itibaren hükümetle anlaşarak veya genel aftan yararlanarak yurda döndüler. Yeni Osmanlılar Cemiyeti fiilen dağıldı, ama mensupların bir kısmı gizli faaliyetlerine devam ederek Midhat Paşa'nın et­rafında toplandı ve Osmanlı İmparatorluğunda 23 Aralık 1876 Anayasasının ilânı ve ömrü kısa süren I. Meşrutiyet devrinin açılmasını sağladı. Fakat 14 Şubat 1878'de ilk Osmanlı parlamentosunun 3 av süren bir faaliyetten sonra II. Abdülhamid tarafından dağıtılması cemiyetin de sonu oldu.

12 Okay, ‘’Batı Karşısında Ahmet Mithat Efendi’’, s. 24-5

13 . Mardin, Şerif (2013), ‘’Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu’’, İstanbul, İletişim Yayınları, s.395

14. Efendi, Ahmet Mithat, ‘’Avrupa Adab-ı Muaşereti yahut Alafranga’’, haz. İsmail Doğan, Ali Gurbetoğlu, Akça Yayınları, Ankara, 2001, s. 60

15 . Okay, a.g.e., s. 24

16. Efendi, Ahmet mithat, ‘’Jön Türk’’, haz. Osman Gündüz, Akçağ Yayınları, Ankara, 2010, s. 249

17. Tüzer, İbrahim, (2014), ‘’Kimlik İnşası ve Modernizim’’, Ankara, Akçağ Yayınları, s. 55-6

18. Miyasoğlu, Mustafa, (2012), ‘’Vefatının 100. Yılında Ahmet Mithat Efendi Aramağanı’’, İstanbul,  Beykoz Belediyesi Kültür Yayıncılık, s. 5

Yorumlar

0 onaylı yorum

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.

Yorumlar panel onayından sonra yayınlanır.