Bir ülkenin siyasal ilkeleri o ülkenin; uluslararası konjonktürde genel konumunu, uluslararası sistem içindeki yerini ve kimliğini dikkate alarak; ideolojik olarak yönelişini, stratejik olarak ilişki şekillerini, ulusal çıkarları (ideolojik çıkarları) ve potansiyel veriler doğrultusunda oluşturulan ilkelerdir. İlkelerin ideolojik bir içeriği ve stratejik hedefleri vardır/olmalıdır.
İlkelerin, ülke çıkarlarının ya da ideolojik çıkarlarının net olarak belirlendiği bir çerçevesi ve stratejisini uygulamada taktiksel adımları atmaya/yeni manevra alanları oluşturmaya müsait bir yapısı ve altyapısı olmalıdır.
Bir devletin temel değerleri ve belirlenmiş hedefleri doğrultusunda oluşturulan siyasi ilkeleri ve amaçları doğrultusunda siyaseti meydana gelir. Bunlar olmadan etkili bir siyaset üretmek ve etkili bir devlet olmak mümkün değildir. Küresel dünyada en iddiasız devletlerin bile bir hedefi ve bu doğrultuda siyasal ilkeleri vardır. Bunlar devlet olmanın doğası gereğidir çünkü her devletin bir çıkar alanları mevcuttur.
İdeolojilerin hedeflerine ulaşmada bir yönelişi vardır. Bu yöneliş, süreçleri ve aşamaları içinde barındıran uzun bir tarihsel yolculuktur. Her ideoloji düşüncesini inşa ederken kavramsallaştırma yoluyla meşruiyet alanlarını oluşturur. Kavramsallaştırma gerçekleştirilmeden meşruiyet sağlanamaz. Meşruiyet temellerinden mahrum olan her teorik kuram ilkelerini kuramaz.
Çünkü ideolojik kavramsallaştırma; ilkelerin ve ardıl ilkelerin oluşumunda analık eder.
İdeolojilerin omurgası olan ilkeler kavramsallaştırılabildikleri oranda hayata kök salarlar. Kökleştirdiği kavramlarla hayata tutunan ideoloji, sosyal hayattaki örgüsünü stratejisinin belirlediği taktiksel ilkeleriyle örer ve büyütür. İdeolojiler hedeflere ruh üfler ve stratejik beden dirilir.
Her ideoloji ve stratejisi, hedefinin içinde topladığı bir faydalar bütünlüğünü bünyesinde taşır. Bunu ülke çıkarları ya da ideolojinin hedefe ulaşmadaki kazanımları olarak tanımlayabiliriz. İdeoloji süreçler içerisinde mutlaka öncelediği/elde etmesi gereken öncül faydaları olmalıdır. İşte bu öncül faydalara ulaşmak için taktiksel adımlar çok önemlidir.
Örneğin burada şunu söyleyebiliriz; Davutoğlu ideolojisinin fikir örgüsünde bu unsurlar arasındaki ilişki çok zayıf ve birbirlerine ihtiyacı yokmuş/biri olmadan da diğeri olabilirmiş gibi aşırı teorize, ahlak vurgusunun gereğinden fazla rolünün ve misyonunun olması, rasyonel unsurlardan kopuk bir yapısı var, diyebiliriz. Davutoğlu stratejisine hangi dönemde hangi unsurlar daha önemliydi sorusunu sorduğumuzda net olarak verilecek cevapları yoktur, aradığımız cevapları bulamayız.
Davutoğlu’nun stratejilerine yönelik analizlerimizde şu an hangi şey önceliklidir ve uygulamalar buna yöneliktir diye bir tespit yapamayız. Şuan ki dış siyasette onlarca soruna el atılmış, öncelikleri belirsiz ilişkiler kurulmuş, bunun getirdiği yoğun trafik ve gündem başarı olarak sunulmaktadır. Genel siyasetin hedefsel ilkelerinin başarısı için oluşturulan araçsal ve taktiksel ilkelerin bu bütünlüğü sağlayamaması; araçsal ve taktiksel ilkeler arasındaki uyumsuzluk ve başarısızlık, genel ilkelerde anlam değişikliğine yol açarak, yeni anlam paradigmalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur/olacaktır, demiştik.
Oluşturulan ilkesel parametrelerin korunmasına yönelik ise; '' Yurtdışında siyasi temsilciliklerimizi artırdık. Son iki yılda dünyanın farklı yerlerinde Afrika'da 22 Latin Amerika'da 5 ve Doğu Asya'da 3 olmak üzere 30 yeni büyükelçilik açtık. Kalkınma yardımı, barışın inşası ve arabuluculuk gibi yeni alanlara etkin bir şekilde müdahil olduk. Bu bağlamda bazı bölgesel ve uluslararası örgütlerde sorumluluklar üstlendik ve diğerlerinin yanı sıra Somali konferansı, BM En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi ve BM arabuluculuk konferansına ev sahipliği yaptık. Kendimizi bu zorlayıcı küresel role hazırlamaya devam ederken, dış politikamızın temeli olan ulusumuzun zengin tarihinden, tecrübesinden ve kaynaklarından geniş ölçüde faydalanacağız. '' (1) gibi organizasyonlar ve ilişki biçimleri oluşturulup, saadet zincirleri üzerinden pozisyonlar alınmaktadır.
Bu ölçek büyütme stratejisinin gerekçesi olarak '' varlığını hissettirmek '' teorisi belirlenmektedir. Davutoğlu hem varlığını hem de iradesini hissettiren bir Türkiye'nin önemli roller oynayabileceğini düşünüyor. Buna binaen dış temsilciliklerin sayısını artırmaya çalışıyor. Şuan dış temsilcilik sayısına göre Türkiye'nin dokuzuncu sırada olduğunu, Davutoğlu söylemektedir. Davutoğlu’na göre varlığını en fazla hissettiren ülke, güçlü ülkedir. Türkiye dış temsilciliklerini çoğaltma yoluyla bir gün iç imajı yaratmaya çalışıyor.
Türkiye'nin bugünkü gücünü dikkate aldığımızda gereğinden fazla ülkeyle ilişkiye girmek ve her coğrafyadaki sorunlara müdahil olmak gerçekten bir güç yaratır mı?
Girişilen ilişkiler var olan bir gücün zorlayıcı etkisinden mi kaynaklanıyor yoksa olmayan güç gösterisinden mi?
Bu yolla güç elde etmek reel siyasetin mantığına uygun mu?
Oysa ''Kökleri antik yunana kadar giden ve siyasal bilimlere belki de en uzun süre damgasını vurmuş olan klasik realist yaklaşım, devletlerin uluslararası sistemdegüç elde etme çabasının dış politikanın en uygun en rasyonel ve kaçınılmaz hedefi olduğunu ileri sürmektedir. Uluslararası politikaya hatta siyasetin bütününe bir güç mücadelesi olarak bakan klasik realizm bu anlamda gücü kendiliğinden bir amaç olarak ortaya koymaktadır.
Thucydides'ten Machiavelli'ye, Machiavelli'den Hobbes'a ve nihayet 20. Yüzyılda Edward H. Carr'a ve Hans J. Morgenthau'ya uzanan süreçte pek çok realist düşünür politikanın özünün zaman ve mekana bağlı olmayangüç ve çıkar olguları üzerine oturduğunu savunmuşlardır. Politikayı etiğe üstün gören realistlere göre etik politikanın bir fonksiyonudur.
Değer ve güç olgularının ütopya ve gerçeklik gibi birbirinden farklı kavramlar ve olguları olduğunu ileri süren realistler, çatışmaların çözümlenmesinde etkili güç kullanımı veya kullanım imkânı olmadan, salt moral değerler düzleminde gerçekleştirilecek bir oydaşmanın işe yaramayacağını savunmaktadırlar. Bu realistlere göre uluslararası alanda geçerli olan tek gerçek güçtür ve devletler durmadan güç kazanmaya ve karşısındakini de güçsüz kılmaya çalışırlar. ''(2)
Davutoğlu bu yönelişini başka bir mantalite ile açıklamasına rağmen kendisinin stratejik derinlik kitabında zaman zaman değindiği '' Abdülhamit'in uyguladığı siyaset ve siyaset gereği ülke dışındaki Müslüman unsurlarla kurduğu ilişkiyi anımsatan bir mantıkla yapmakta, Abdülhamit’in Osmanlı'nın zor zamanında uyguladığı bu siyaset yoluyla elde ettiği başarıyı günümüzde de Davutoğlu elde etmek istemektedir. Bu gün ne o dönemin şartları ne de Abdülhamit'in elinde olan imkân ve potansiyel/değer yargılarının etkisi Türkiye’nin gerçeğinde yoktur. Varlığını hissettirmek bir gücün sonucudur. Uygulanan bu dış politika ile güç elde etmek/güç atmosferi oluşturmaya çalışmak reel hiçbir veri ile açıklanamaz.
Bir durumu ancak imaj yaratmak olarak tanımlayabiliriz. Fakat Türkiye, yarattığı imajın altında kalabilir; güç ve kapasitesini aşan nostaljik bir tanımlama ile hareket eden Türkiye bulunduğu bölgede güçlü rekabet ortamlarıyla karşılaşacak, rekabetin gerektirdiği mücadelesini ve iddiasını sürdüremediğinde de büyük risklerle karşı karşıya kalacaktır.
Türkiye gerek ekonomik gerekse de siyasi kapasitesinin üzerinde davranışlar sergilemektedir. Türkiye'nin dış siyaseti tamamen idealist politikalara evrilmiştir. İdealist politikalar dış siyasette odaklanma sorununu ortaya çıkarır. Türkiye'nin de çok yönlü ve çok boyutlu siyaset açıklamasıyla ortaya koyduğu şey aslında '' odaklanma'' sorunudur. Fakat idealist politikaların yarattığı atmosferden dolayı bu gözden kaçmaktadır. Türkiye kapasitesinin ve gücünün farkında olan, reel ilişkiler zemininden hareketle daha odaklanmış bir dış politika izlemelidir. Bunun tersini yaptığında, değer çıkar ve ilkeler boyutunda yaşanan çelişkilerin yönetilememesinin sonuçlarıyla yüz yüze gelecektir.
Hiç şüphesiz ki siyaset, kısa dönemli başarılara endekslenemez; ama aşamaların bütünlüğü içerisinde başarının emareleri görülür. Ortaya çıkan sonuçlarda şimdilik gönülleri hoşnut eden/kalpleri yatıştıran, umutları gürleştiren güçlü işaretler göremiyoruz. Zaten reel başarı işaretleri görülmediğinden dolayı Davutoğlu siyaseti aşırı '' ahlaki ilkelere vurgu'' içermektedir.
Oysa öncül faydaları elde etmede/ülke çıkarlarını korumada, oluşturulan siyasetin genel seyri sırasında bu yürüyüşü bozmayacak girişimler yapılır/ilişkiler kurulur. Bütün bunlar stratejinin belirlediği faydaları oluşturucu taktiksel adamlardır. Bu süreçlerde taktiksel adımlardan elde edilecek faydaların ya da ortaya çıkan sonuçların kazanımlarına ya da olumsuzluklarına bakılmaksızın oluşturulan ideolojinin/oluşturulan teorinin, taktiksel adımların sonuçlarından etkilenmesi, taktiksel adımların olumsuz yönde ideolojik ilkelerde etki yapması istenmeyen bir durumdur.
Zira ideolojiler faydaları belirler. Bu durumun ortaya çıkma sebebi ise ideolojik değerlerle/çıkarları arasındaki mantık korelasyonunda çatışmacı bir ilişkinin yapısal olarak var olmasında yatar. Değer ve çıkar çatışmasının yönetilememesi elde edilmek istenen faydanın oluşmamasıyla sonuçlanır.
Örneğin Davutoğlu siyasetinin demokrasiye yaptığı vurgunun, kara havzaları ile ilişkili komşularında olumsuz etkilere yol açması gibi. Suudi Arabistan özelinde bütün körfez ülkeleri hatta Rusya, halkların demokratikleşme için mücadeleye çağrılmasını kendisi açısından bir tehdit unsuru olarak görebilir. Nitekim özellikle körfez ülkeleri bu durumu böyle algılamaktadır.
Batılı siyasal söylemin taşıyıcısı olan demokrasi vurgusu yeni tehdit algılarını ortaya çıkarmaktadır.
Yeni tehdit algılamaları yeni oluşum ve ittifakları beraberinde getireceği için siyasette yeni düzenlemelerin yapılmasını gerektirecektir.
Politikada yapılan düzenlemeler zihinsel arka planda / teoride etki oluşturacaktır. Bu ve buna benzer olumsuz sonuçların oluşturacağı atmosfer taktiksel adımları boşa çıkarıcı etkileri oluşturacaktır. Taktiksel adımların boşa çıkmasından dolayı da daha gerilerden başlatılan bir sorgulamayı tetikleyerek ideolojik değerlerde/ilkelerde değer kayıpları oluşturur. Bununla da kalmaz, ideolojiye tabi olanlarda; yaptıklarına ya da yapacaklarına dair zihinsel ve vicdani güvensizlikler ortaya çıkar.
İdeolojik ilkelerin değersizleşmesi; uygun araçların seçilememesi ya da seçilen aracıların nitelikli kullanılamamasından dolayı istenen/uygun fayda alanlarının oluşturulamamasından kaynaklanır. Süreç içerisinde taktiksel adımlar; ya faydaya endeksli atılarak ideolojik ilkelerle bağını koparmış ya da ilişkisi zayıflamış, sonuçta istenilen başarı elde edilememiştir. Bu sonuçlar ilkelerde değersizleşmeye yol açarken ideolojik savunucularını da taktiksel anlamlardaki hatalarından dolayı sorgulanmasına sebep olur.
Buradaki deformasyonlarda, ortaya çıkan olumsuz sonuçlarda dahi, ideolojik hedef- fayda- taktiksel adım ilişkileri birbirlerinden beslenmekten asla vazgeçmemelidir. Birbirleriyle olan zorunluluk ilişkisi varlıklarını bir öncekine borçlu olduğunun zorunluluğu temelinde algılanmalıdır. İdeolojik bağın bu şekilde kurulması gerektiği göz ardı edildiğinde biri diğerinin ya da diğerlerinin virüsü haline gelir. Oluşturulan korelasyondaki diziliş; sürecin/yönelişin başarısı için yeterli değildir. Bu ideolojik terkibin başarısı güç ve muktedirlikle desteklenmedikçe gerçekleşmeyecektir.
Muktedirliği olmayan teorik/ideolojik terkip, süreçler sonrasında, bu teorinin kamuoyunda kabul edilmesini sağlayan/gerekçesi olarak kabul edilen ahlaki ilkelerini evrensellikle olan ilişkisine zarar verecektir. Mazlumun yanında olmak, büyük mağduriyetler oluşturacaksa bu, ideolojik olarak anlaşılabilecek bir durumdur, fakat toplum bunu kar/zarar ilişkisi içerisinde değerlendirdiği için öncelikle başarısız sayılacaksın sonrada suçlanacaksın demektir.
Davutoğlu siyasetinde henüz büyük mağduriyetler oluşmadığından bunlar gerçekleşmemektedir.
Büyük mağduriyetler ilkesel bozulmalarla ortaya çıkar ki bu belirginleşmeye başlamıştır. Küçük başarısızlıkları büyük hedefler çizerek/ya da uzun soluklu politikalar kurgulandığı söylemiyle kamusal tepkiden arındırılabilir. Fakat asla görmemezlikten gelinmemelidir. Mutlak anlamda çözüm üretilmelidir.
Ülkelerin mutlaka uzun soluklu/büyük hedefleri olan siyasal anlayışları olmalıdır. Büyük hedeflere taktiksel başarıların enerjisiyle gidilebilir. Faydalı alanları genişleterek hedefe ulaşabilirsin. Oluşacak ya da oluşturulabilecek faydaları amaçsal ilkeler yoluyla elde edersin. Faydaların ideolojik kurguya katkı sağlaması, taktiksel adımları yönetecek/sınırlarını belirleyecek amaçsal ilkeler yoluyla gerçekleştirilebilir.
Amaçsal ilkelerin başarısı hedefsel ilkelerin başarısıyla doğru orantılıdır. Hedefsel ilkelerin başarısı amaçsal ilkelerin başarısının toplamı kadardır. Bu ilkeler arasındaki ilişkiler ve ilişki mantığı doğru anlaşılabilirse ilkelerde oluşabilecek değersizleşme engellenebilir.
İlkelerin değersizleşmesi; amaçsal ilkelerin ve taktiksel adımların başarısızlığından dolayı olacağı için taktiksel ilkelerden ya da, amaçsal ilkelerden vazgeçmek sorunu çözmeyecektir.
Zaten pratik olarak da vazgeçmek mümkün değildir. Çünkü eylem gerçekleşmiş ve adım atılmıştır. Dış siyasette atılan adımlar, diğer kurulan ilişkiler gibi değildir. Dışişlerinde yapılan her eylemin tarihsel sayfalarda bir izi vardır ve geri adım atmakla bu izi silmek mümkün değildir. Tarihsel hafızada oluşan izler silinebilen izler değildir. Dış siyaset açısından bu hem iyi hem kötüdür.
Tarihin derin hafızasının getirdiği çetrefillikten dolayı eylemi başlatan amaçsal ilkelerdeki hatalar genel ilkelerde başlattığı değersizliği halletmenin yolu, bu işi çözecek yeni ilkeler oluşturmaya yönlendirir. Yapılan hataları telafi etmek için oluşturulan yeni ilkeler, ideolojinin başlangıç ilkeleri gibi olmayacaktır. İdeolojinin kuruluş ruhuna aykırı oluşturulacak her ilke ruhsal ve bedensel sorunları başlatacaktır.
İlkelerden sapma ise burada ve bu süreçte başlayacaktır.
Bu sapmayı örtbas etmek için söyleminizi (ahlaki duruşunuzu ) bırakmasanız/devam ettirseniz bile, eylemleriniz farklılaşacaktır. Söylemleriniz ve eylemleriniz artık bir olmayacaktır. Bu da sıradan bir eylem, söylem uyumsuzluğu olarak algılanamaz. Bu durum; amaçsal ilkelerde başlayan sorunların temel ilkeleri bozarak durumu idare edecek ilkeler oluşturulması yoluyla ideolojik çerçevenin bozulmasıdır. İşte '' komşularla sıfır sorun '' teorisinin tutmaması bu nedenledir.
Suriye olaylarında muhaliflerle kurduğumuz ilişki şekli, kendi yanında olmayanı katagorikleştiren bir zihinsel yapı ve tavrı, düzen kurucu ülke edasıyla uluslar arası hukukla ve uluslararası kurumlardan önce tavır belirleme, Libya'da NATO'nun müdahalesine karşı çıkarken Suriye olaylarında NATO'nun müdahalesi için lobi yapmak ve girişimlerde bulunmak gibi sorunlar gelinen durumun göstergeleridir.
Bütün bunlardan daha önemlisi ise maliyetli sonuçlar ortaya çıkaracak zihinsel algı problemidir. Dışişlerinin siyasetinde hesap edilmesi gereken birçok faktörün ve etkilerinin enternasyonal zeminden değil, duygusal, hissi, soyut ve tanımlanması zor basitleştirici bir ifadeyle tanımlanmaya çalışılmaktadır.
Örneğin Davutoğlu’nun Türkiye'nin dış siyasetinin özelliklerinden bahsettiği konuşmasında; bölgenin her açıdan en güçlü ülkesi Türkiye'dir. Bütün ülkeler ile sorun ve krizler çözülerek ilişkiler geliştirilecektir. Bölgede düzen kurma misyonu Türkiye'nindir.
Bir başka özellik olarak sunduğu; bölgesel diplomaside tarihi perspektif cumhuriyet ile değil, Osmanlı ve hatta öncesi ile başlamalıdır, gibi teorilerini anlatmaktadır. Davutoğlu’nun bu ve buna benzer teorilerinin/öngörülerinin eleştirisini pratik sonuçları üzerinden yapalım.
Suriye’de başlayan ayaklanmalarla birlikte Türkiye'nin aldığı tavır ve pozisyon; gösteriler başladığından itibaren başbakan Erdoğan '' Esadın bir kaç ay içinde devrileceği '' öngörüsünde bulunurken daha sonraki gelişmeler karşısında bu öngörüsünü 1,5 ila 2 yıla çıkarmıştır. Bu da tutmamış tavrında büyük bir değişikliğe gidilerek '' silahları durdur halkın taleplerini yerine getir, istifa et ve seçime git '' çağrısı ve tavsiyesine dönüşmüştür. Ankara, Suriye ayaklanmasıyla ilgili birçok meseleyi doğru okuyamamıştır.
Esat rejiminin direncini, muhaliflerin yapısını ve hedeflerini/kurdukları/kuracakları ilişkileri ve bölgesel aktörlerin etkinliklerini doğru olarak değerlendiremedikleri için öngörüleri tutmamıştır. Bilakis İran ve Rusya ile ilişkileri tamamen bozulurken; derin bir rekabeti de gün yüzüne çıkarmıştır.
Bölgede kurmak istediği tarihi perspektif olan Osmanlıcı politikası Suriye üzerinden bölgede güçlü bir dirençle karşılaşmıştır. Suriye meselesi işte bu nedenlerden dolayı Davutoğlu siyaseti için önemli bir test olmuştur.
Türkiye'nin özellikle Ortadoğu'ya yönelik bölgesel düzeyde çözümler başlatma, sorunların çözümlerine liderlik yapma gibi misyonlarının; sahip oldukları güç ve beceri organizasyonu noktasında kapasitelerini yeniden değerlendirmek için önemli bir mukayese / murakabe ortamı oluşturmuştur.
Söz konusu durum; Türkiye'nin genel politikasının inşaa edilmeye çalışılan zemininin, bu zeminden kalkarak oluşturulan misyonun, belirlenen rota ve yönünün oluşturması beklenilen güç teorisine göre '' ölçek büyütme '' kuramı, bu kuram çerçevesinde oluşturulan ölçünün, ölçüsüzlüğü Türkiye'nin dünya sistemindeki rasyonel yerinin gözden kaçırılmasından kaynaklanmaktadır.
Değerlendirmelerimize devam edeceğiz.
Selam ve dua ile
1.Türk Dış Politikası’nın İlkeleri ve Bölgesel Siyasal Yapılanma [ Bu yazı, Aralık 2011 Ankara’da düzenlenen 4. Büyükelçiler Konferansı’nda yapılan konuşmanın gözden geçirilmiş ve güncellenmiş halidir.] [ Stratejik Araştırmalar Merkezi ] (SAM ) : S;6
2. Türk Dış Politikasında AKP Romantizmi yada Stratejik Derinlik'te Yuvarlanmalar:Türk Dış Politikası İslamileşiyor (mu?) Bülent Şener. 14 Eylül 2011. Makalesi


Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.