Geçmişten gelen fakat sürdürülmesi gereken siyasal ilkelerin, dış siyasetteki derinliğini dikkate almadan siyaset oluşturmaya çalışmanın sakıncalarına, ortaya çıkan sonuçlar üzerinden dikkat çekerek yeni oluşturulan ilkelerin eleştirisine devam ediyoruz.
Yeni ilkelerin oluşturulmasına zemin teşkil eden tarihsel mirasın derinliğinin belirlediği misyonun işlevsel hale gelmesi için hangi araçlarla ve güç unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğinin tespitlerini ortaya koymaya çalışacağız. Bundan önceki yazımızı, dış siyasette problemler oluşturan teorik zeminin ve teorik zemini oluşturan mantığın, hangi reel çerçeveyi ihmal ettiğinin tespitiyle bitirmiştik.
Dış siyasette yaşanan bu paradoks için şöyle demiştik.
Söz konusu durum; Türkiye'nin genel politikasının inşaa edilmeye çalışılan zemininin, bu zeminden kalkarak oluşturulan misyonun, belirlenen rota ve yönünün oluşturması beklenilen güç teorisine göre '' ölçek büyütme '' kuramı, bu kuram çerçevesinde oluşturulan ölçünün, ölçüsüzlüğü Türkiye'nin dünya sistemindeki rasyonel yerinin gözden kaçırılmasından kaynaklanmaktadır,demiştik.
Türkiye'nin dünyaya karşı duruşunu belirleyen, verilere referans olarak tespit edilen; tarih coğrafya ve medeniyet unsurlarının etkin olabilmesi, Türkiye’nin; merkez ülke, kendi eksenini oluşturan ülke, lider ülke, akil ülke fonksiyonlarını icra edebilmesine katkı sağlayıcı rol zemininin oluşturulması gerekmektedir.
Tarih, coğrafya ve medeniyetin, Türkiye'nin kendi eksenini oluşturan bir ülke olabilmesine katkı sağlayabilmesi için kurucu bir ideolojinin yanında, bölge ülkelerinin bu potansiyeli Türkiye'de görmeleri ve merkez ülke olma misyonunu üstlenmesini kabul etmeleri gerekmektedir. Bütün bunlar rüştünü ispat etmeyle gerçekleşecektir.
Davutoğlu’nun söylemlerinden bu problemin teorik olarak fark edildiğini anlayabiliyoruz
'' kendimizi bu büyük tarihsel dönüşüm sürecinde konumlandırırken, daha önce belirtilen zorlukların üstesinden gelme yetimiz konusunda özgüvenle hareket edeceğiz. Kendimize akil ülke olma hedefini koyarken, bunun birçok beklentiyi beraberinde getirdiğini ve Türkiye’nin geleneksel dış politika unsurların arasında bulunmayabilecek yeni araçları gerektirdiğinin farkındayız. Bireyler, ulus ve devlet olarak dış politika hedeflerimizi gerçekleştirmemiz için gerekli kaynakları oluşturabilme yetimize güveniyoruz. Akil ülke olma hedefimizin ortaya çıkardığı yeni talepleri karşılamak için gerekli olan belirli araçlara sahip olmadığımız alanlarda bu araçları geliştirmek için özgüvenle çalışacağız. ''(1) fakat teorik tespitlerin pratik sonuçları ortaya çıkarmadığını söyleyebiliriz.
İşte bu nedenlerden dolayı, Türk dış politikası daha uzun süre geçmişte varolan ve devam ettirilmesi gereken; denge politikası ve uluslararası hukukta meşruiyet sağlayıcı zeminde hareket etmesi gerekmekteydi. Bunları söylerken statükoculuğu savunmuyor, küresel emperyalizmin hegemonyasını sağlayıcı güç unsurları içinde (NATO ve AB vs ) şahsiyetsizce bulunmayı önermiyoruz. ''Türkiye’nin değer odaklı yaklaşımı ve demokrasi ve genel meşruiyete olan vurgusu Ortadoğu’daki ayaklanmalara ilişkin politikasına dayanak oluşturmaktadır. '' (2) tespitleriyle Davutoğlu da bunları söylemektedir.
Uluslararası dengeler (denge politikaları ) ve meşruiyet ilkeleri uluslararası siyasetin vazgeçilmez ilkeleri olarak önemini korumaktadır. Denge politikaları ilkesiz ve şahsiyetsiz bir politika olarak algılanmamalıdır. Bilakis dış siyasette denge önemli bir ilke olarak yer almalı ve yeniden özgün olarak inşaa edilmelidir. Bunun için öncelikle, Türkiye batıyla ve özellikle ABD ile olan bağlarını, bu bağlardan kaynaklanan siyasal ilişkilerini yeniden tanımlamak zorundadır. Bu tanımlamalar çerçevesinde yakın kara ve deniz havzasına yönelik politikalarını rasyonel temeller üzerine oturtarak revize etmelidir.
Köklü ve belirlenmiş bir omurga üzerine oturtulamayan siyaset, temel parametrelerini belirleyememenin sorunları ile karşı karşıya kalmıştır. Bu omurgasızlık aşılması gereken önemli bir problem olarak dış siyasetin başarısının önünde engel teşkil etmektedir. Bu durum yakın tarihte Türkiye'nin siyasal anlayışında çelişki olarak nitelendirilebilecek çarpıcı örnekleri ortaya çıkarmıştır. Arap baharı öncesi Türk-Amerikan ilişkilerinde dış siyasete yönelik bakış açısı farklılıkları oluşmuş; Türk-İsrail ilişkilerinde yaşanan problemlerinin etkisiyle de tansiyonun artırmasıyla beraber Amerika ile olan ilişkiler ortamı hayli gergin bir atmosfere bürünmüştür.
Örneğin İran'ın nükleer enerji elde etme konusunda Türkiye, ABD tarafından desteklenen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına muhalif oy vererek, İran'ın yanında yer almıştır. Fakat, Suriye meselesinden dolayı ortaya çıkan Türkiye İran gerginliğinden sonra; Türkiye, İran- Suriye-Mısır problemlerinde ABD ile giderek artan bir beraberlik atmosferi oluşturmuş, ABD'nin Türkiye'nin bölgeye yönelik hedeflerini inşa etmeye yarayacak araçlara ve derinliğe sahip olmasından ötürü Ankara-Washington ile daha sıkı ve organize ilişkiler kurmaya başlamıştır.
Bu önemli değişiklik, Türkiye'nin bölgesel gücünün sınırlarının yetersiz olduğunu görmesi ve ABD'nin bölgeye yönelik siyasi gelişmeler üzerinde hala (Arap baharına rağmen ) karar verici ve düzenleyici, bölgesel dizaynda etki yaratabilecek güce/siyasal bir derinliğe sahip olduğu gerçeğinin fark edilmesinden dolayıdır.
Türkiye'nin bölgesel düzen kurma hedefine yönelik Orta Doğu politikası ve stratejisi, rekabeti sürdürebilecek dinamiklere sahip olmadığı için bölgesel güçlerle ilişkilerini yeniden gözden geçirme zorunluluğu içinde kalmıştır. Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik düzen kurucu ülke söylemiyle yürüttüğü, söyleminin kurucu argümanları nedeniyle yeni Osmanlıcı olarak nitelendirildiği politikası bölgede büyük bir dirençle ve rekabetle karşılaşmış; Davutoğlu’nun düşündüğü tarihsel ve kültürel ortak zeminin bunun için yeterli olmadığı anlaşılmıştır
Arap Baharı ve İslam coğrafyasındaki hareketlenmeler/diktatörlere karşı yapılan ayaklanmalar sonucu ortaya çıkan gelişmeler, özelde Suriye ve Mısırda yaşanan gelişmeler; Türkiye dış siyasetinin başarısı açısından test aracı olmuşlardır.
Alternatifler oluşturabilme gücünün kendisinde olduğu iddiası, Türkiye'nin meydan okuyuşundaki güçlülük vurgusuna temel dayanak yaptığı / varsaydığı, teorisini oluşturduğu bir söylemdir.
Oysa bu şuan ki sonuçları üzerinden değerlendirildiğinde oluşması / oluşturulabilmesi mümkün görülmemektedir.
Türkiye İran ilişkilerinde büyük bir kırılma yaşanmıştır. Yakın zamana kadar perde gerisinde büyük bir rekabet yaşansa da bu rekabet, Suriye meselesi ile beraber hiç bu kadar belirgin ve gergin olmamıştı. Suriye konusundaki derin ve uzlaşılması mümkün görünmeyen görüş ayrılığı Türkiye ile İran arasındaki bölgesel rekabeti farklı boyutlara taşımıştır.
Ortadoğu'daki gelişmelerin Türkiye’ye yansımaları sadece stratejik alanlarda değil, güvenlik problemi olarak da dönüşüm yapmıştır. Güney sınırlarında olan güvenlik problemi ve PYD ile başlayan jeopolitik değişiklikler belki hesap edilmeyen problemlerdendir.
Halkın sesine kulak veren ve sanırsınız destek sunarak halkların yanında olma misyonu gururları okşayan bir söylem olmasına rağmen güç dinamiklerinden mahrum olması sebebiyle, basit bir ahlakçılık pozisyonuna düşmesi insanın vicdanını kanatmaktadır. Bu söylemin böyle bir muamele görmeye başlaması insanlık vicdanında büyük bir yara oluştururken, söylem sahiplerinin de değersizleştirdiğini daha önce belirtmiştik. Bu söylem farklı bir tehdit algısını da ortaya çıkararak
Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri gibi totaliter rejimleri tedirgin etmiş ve Türkiye'nin dış politika söylemlerine karşın bu ülkeleri de karşı atağa geçirmiştir. Suudi Arabistan'ın ve körfez ülkelerinin özellikle Suriye ve Mısır meselesinde tarihlerinden hiç görülmemiş bir etkinliğe ve rekabete yöneltmiştir. Etkinlik oluşturma mücadelelerinde bu ülkelerin dini/mezhepsel ve kültürel zeminlerini de devreye sokmalarından dolayı ciddi risk alanları oluşmaktadır.
Bunları çoğaltmak mümkün. Soyut ideolojik kurgunun ve yanlış tercihlerin yapılması, beklenilmeyen tarihsel gelişmelerin ortaya çıkması, bu gelişmelerin oluşturduğu atmosfer ve kurulan duygusal ilişkiler; sürdürülmesi gereken dengeleri gözeten siyaset anlayışından vazgeçilerek/uzaklaşarak kendi dengelerini kurma söylemiyle uluslararası alandaki meşruiyet araçları da terk edilmiştir. Üstelik bunları gerçekleştirebilecek güç ve güç dengelerinden, potansiyelinden ve diplomatik derin ilişkilerden mahrum iken böyle bir tavır almak siyasal terimlerle açıklanması mümkün olmayan bir durumdur.
Uluslararası arenada her devletin bir iddiası ve hedefi vardır. Bu hedeflere yönelmede var olan gücüne güç katmak ister ki; gücüne güç katacak unsurlarla ilişkiler kurar. Bu ilişkiler sonucunda güç dengeleri ortaya çıkar. Oluşan bu güç dengeleri, uluslararası barışın sağlanabilmesi için zorlayıcı/zorunlu parametreler oluştur. Güç dengeleri mekanizmalarının işlememesi halinde barış ortamı bozulur: Güç dengelerinin bozulmamasının yegâne yolu, diplomasi aracının devletlerce zamanında etkin ve doğru bir biçimde kullanılmasına bağlıdır. İşlemese de söylem düzeyinde de olsa uluslararası hukuk ve uluslararası hukukun oluşturduğu araçlar: ABD gibi kendine has dengeler kuracak güce sahip değilsen, uluslararası dengelerin korunmasında rol alabilecek araçlar olarak önemini hala korumaktadır.
Küresel emperyalizmin derinlikli ilişkiler kurarak oluşturduğu uluslararası ilişkiler dünyasında, Morgenthau'nun da belirttiği gibi moral ilkelerin devletlerin dış politika eylemlerine aynen uygulanması mümkün değildir. Özellikle 21inci yüzyıl dış politikasındauluslararası hukuk, uluslararası ahlak gibi öğeler küresel emperyalist kültürün hâkim olduğu modern ulus devletler dünyasında,ulusal güç ve ülke çıkarları öncüller karşısında ikincil öğeler olarak kalmaktadır. Reel durum biz istesek de istemesek de budur.
Uluslararası sistemde büyüklüklerine göre devletler; büyük, küçük ve orta büyüklükte devletler olarak sınıflandırırlar. Türkiye’yi bu sınıflandırmalar içinde orta büyüklükte devlet kategorisine almak mümkündür. Orta büyüklükte devletler, uluslararası sistemde etkileri sınırlı olan ve bölgesel politikaları etkileyebilen, büyük devletlerden gelen zorlamalara bir nebze direnebilen onlarla pazarlığa girişebilen devletler olmasına rağmen büyük devletlere karşı uzun süre karşı koyamazlar.
Nitekim Suriye meselesinde herkesten önce inisiyatif alarak hareket etmesine rağmen Türkiye, sonrasında gelişen hadiseler neticesinde ABD ile görüşmelere başlamak zorunda kalmıştır. Meydan okudukları uluslararası kurumlardan daha sonra destek beklemişlerdir.
Orta büyüklükteki devletlerin, belirli bir ekonomik ve askeri gücü olmasına karşın bu gücü bulunduğu bölgedeki büyük ve hegamon gücün kontrolü ve onayı doğrultusunda kullanabilirler. Davutoğlu’nun teorize ettiği kendi ekseni kurma, merkez ülke olma misyonu reel şartlar ihmal edildiğinde gerçekleşmesi mümkün olmayan bir idealizm olarak kalacaktır.
Türkiye'de, orta büyüklükte bir devlet olarak uluslararası dengelerde var olan parametreleri dikkate alarak hareket etmek durumundadır. Uluslararası ilişkilerden ve ulusalcı mantıklarla sınırları belirlenmiş ulus devletlerin biçimlendirdiği bir dünyada, uluslararası politikada salt ahlaki ve uluslararası hukuk normlarıyla hareket edilerek başarılı olunamayacağı, geçmişin bilinen gerçekliliği olduğu gibi bugününde siyasal gerçekliliğidir.
Bu siyasal gerçekliliği dikkate almadan hareket ettiğinizde de bedelleri büyük olan sonuçlarla karşılaşabilirsiniz.
Bu rasyonel çerçevede birincisi; dengecilik ve meşruluk ilkelerine ciddi anlamda zarar verecek zihin dünyasından/idealizmden arınmak gerekmektedir. Meşru araçlarla meşru hedeflere yönelme anlayışını zorlayan tavırlar içine girilmesi, hatta uluslararası meşruiyet kaynaklarına meydan okunması ve yeni meşruiyet kaynakları arama tehdidinde bulunulması, özgüven tanımlaması olarak değerlendirilemeyecek kadar ölçütsüz siyasal reflekstir.
Bu durum dış siyasette olması gereken (Türkiye'nin sürdürmesi gereken ilkeler ) ilkelerle kurulan zayıf ilişkiler, sabit ayağı olan pergel metaforundan uzak bir anlayışla oluşturulan bir siyaseti ortaya çıkarmaktadır. Türkiye'nin bu siyaset anlayışı dost düşman herkesi tedirgin eden bir yöneliştir. İlkesel savrulmalar yaşayan/ilkesel savrulmalar nedeniyle risk alanları oluşturan siyasal çıpası olmayan bir ülke pozisyonuna düşürmektedir. Kendisini bir yere sabitleyebilecek çıpası olmayan bir ülkenin, coğrafyasında merkez ülke olabilmesi mümkün değildir. Çünkü komşular nezdinde bu ülkenin olgusu; amacı, hedefi ve bu doğrultudaki niyeti belli olmayan / tahmin edilemeyen bir ülke imajına sahip olacaktır.
Şubat 2009 da ''One Minute '' Davos Çıkışı Türkiye'ye karşı büyük bir teveccühün oluşmasına sebebiyet verirken, yaklaşık bir yıl sonra 10 Mayıs 2010 da İsrail'in OECD üyeliğinin Türkiye tarafından onaylanmasıyla yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakmıştır.
Danimarka Başbakanı Rasmussen'in NATO genel sekreterliğine karşı çıkan AKP iktidarının ABD'nin baskısına boyun eğerek bu tavrından vazgeçmesi çizmeye çalıştığı vizyona zarar verirken, tedirginlikleri ortaya çıkarmıştır. Amerika'yı karşısına alma pahasına da olsa İran'la oluşturulan iyi ilişkiler sürdürüldüğü dönemlerde; Türkiye'nin mevcut iktidarının bu dönemde İran'a yönelik olduğu gerekçesiyle Füze Kalkanı Projesine açıkça karşı çıkmasına rağmen, bugün ortaya çıkan sonuçlar neticesinde füze kalkanı Türkiye yerleştirilmiş ve bu konuda küresel emperyalizmin belirlediği stratejik uygulamaların merkezi haline gelmiştir.
Bu ve buna benzer davranışsal paradoks sonuçlar; ülkenin ilkesel savrulmalar içinde olduğunun, cari verilerin temellendirilmesinden uzak oluşturulan ilkeler ve ilkelerle kurulan zayıf ilişkiler sonucunda siyasal çıpası olmayan bir ülke olarak tanımlanması için yeterlidir.
'' Bölgesel düzeyde vizyonumuz, bölge devletlerinin birbirleriyle demokrasi ve gerçek anlamda ekonomik karşılıklı bağımlılık değerleriyle tamamen bütünleştiği, halkların meşru taleplerini yansıtan temsili siyasal sistemler üzerine inşa edilmiş bölgesel bir düzendir.
Küresel düzeyde uluslararası toplumun genelini kapsayan yeni bir uluslararası düzeni katılımcı bir şekilde kurmayı hedefliyoruz. Bu küresel düzenin üç boyutu olacaktır: diyalog ve çok taraflılığa dayalı bir siyasal düzen, adalet ve eşitliğe dayalı bir ekonomik düzen ve kapsayıcılık ve uzlaşmaya dayalı bir kültürel düzen.(3)
Türkiye’nin oluşturmaya çalıştığı; ekonomik karşılıklı bağımlılık, akıllı güç, ritmik diplomasi, çok boyutlu dış politika, uluslararası işbirliği ya da proaktif dış politika, bölgesel sorunlara aracılık ve liderlik etme politikaları bir çeşit liberal söylem araçlarıdır. Coğrafyaya yönelik merkez ülke olma/kendi ekseni oluşturma misyonu, liberal söylem içerikli bölgesel dile ve mantaliteye yabancı bir politikayla gerçekleştirilebilecek bir hedef olmaktan çıkacaktır.
Oluşturulan teorik kuram, özellikle Ortadoğu'ya yönelik bölgesel aktörlerin bir araya gelerek küresel güçlerin müdahalesinden uzak kendi sorunlarına çözümler üretebilecekleri ve Türkiye'nin buna liderlik yapması misyonu; tarihsel miras ve derinliğe, buradan alınacak güç ve bölge üzerindeki tasarruf hakkı vasıtasıyla gerçekleştirilmek istenmektedir.
'' …her şeyden önemlisi, Türkiye'nin tutumu onun tarihsel derinliğini, coğrafi konumunu ve uluslararası ilişkilerdeki zengin mirasını yansıtmaktadır. Tarihin akışını anlamayanlar ve tarihin gelişimi uyarınca kendilerine dünyada konumlandıramayanlar olayların hızlı gelişimine hazırlıksız yakalanacak ve nihayetinde ağır bir bedel ödeyeceklerdir. Bu nedenle politikamızı uzun vadeli tarihsel yönelimlerin sağlam ve akılcı bir değerlendirmesi ve dünya tarihinin geniş yörüngesinde nerede bulunduğumuza ilişkin bir anlayışı ile oluşturmaktayız. '' (4) tarihsel miras ve tarihsel miras üzerinden oluşturulacak ilişkiler çözümün temel prensibini oluşturmaktadır.
Hâlbuki uluslararası politikada bu tarz tutumlar ancak diplomasinin incelikleri, güç dengeleri ve güç kapasitesi nispetinde yapılabilir. Türkiye ise adeta kapasitesini, diplomasinin inceliklerini ve güç dengelerini bir kenara bırakarak, kendi imkân ve yeteneklerini aşan, riski yüksek bir dış politika izliyor. Hâlbuki Türkiye'nin mevcut durumu ve şartları böyle yüksek riskli bir dış politika izleyemeye elverişli değil ve olmadığı ortadadır.
Soyunulan misyonun gerektirdiği bağımsız, küresel güçlerin derin ilişkilerinden etkilenmeyen ve kendi etki alanını oluşturacak kadar özgür ve özerk politik parametreler oluşturacak imkan, araç, kadro ve muktedirliğe sahip olmayan ülke olan Türkiye'nin, böyle hedef ve misyonları kendisine biçmesi belirsiz bir geleceğe ve kaosa yolculuğa çıkması demektir.
'' Üçüncüsü, dış politikamız özerk bir şekilde yürütülecektir. Dış güçlerin bölgesel politikaları
belirlediği ve bizim sadece bize verilen rolleri oynadığımıza ilişkin algıdan muzdaribiz.
Toplumun birçok kesimine ve siyasi seçkinlere sirayet etmiş olan bu psikolojik küçüklük algısından kurtulmamız gerekmektedir.
Bugün, vizyonumuzu biz belirliyoruz, hedeflerimizi koyuyoruz ve dış politikamızı ulusal önceliklerimiz uyarınca uyguluyoruz. Girişimlerimizde başarılı ya da başarısız olabiliriz, fakat önemli olan bizim kendi politikalarımızı
uygulamaya koymamızdır. Ne herhangi bir diğer güçten talimat alıyoruz, ne de başkalarının büyük planlarının bir parçasıyız. Özellikle komşulara yönelik politikalarımız, duruma ilişkin kendi değerlendirmelerimizin dikkatle ele alınmasıyla belirlenmektedir. Bu zamana dek olduğu gibi, kendi politikalarımızı Batılı ortaklarımızınkilerle uygun gördüğümüz şekilde koordine etmeye devam edeceğiz, fakat böyle bir işbirliğinin komşularımızla ilişkilerimizi olumsuz etkilemesine asla izin vermeyeceğiz.'' (5)
Türkiye'nin uluslararası sistemik yapıya meydan okuyan tavrı, Ortadoğu'daki iktidar ve rejim değişikliklerindeki aktif/öncü rol üstlenme çabaları, lider ülke / aracı ülke tanımlamasını çelişkili hale getirecek refleks ve tavırla Ortadoğu'daki gelişmelerde taraf ve taraftar oluş şekli; ülke politikasının uygulanışı olarak anlamak, ilkesellikle anlamlandırabilmek mümkün değildir.
Bu mantalite ve alınan tavır, İlkelerdeki rasyonel değişim olarak da tanımlanamaz, kavramsallaştırılan yeni ilkelerin ikame edilmeye çalışılması rasyonel veriler üzerinden değil, duygusallık üzerinden yapılması bu duygusal reflekslerin de ilkesellikle ilişkilendirilmesi dış siyaset açısından büyük bir savrulmadır.
'' Türkiye’nin değer odaklı yaklaşımı ve demokrasi ve genel meşruiyete olan vurgusu Ortadoğu’daki ayaklanmalara ilişkin politikasına dayanak oluşturmaktadır. Tunus’taki devrimden itibaren bizim temel ilkelerimizi yansıtan dinamik bir dış politika izlemekteyiz.
Birincisi, ifade özgürlüğü ve diğer siyasal reformları talep etmek için harekete geçen halkları desteklemeye karar verdik. Başlıca amacımız, halklarla kurduğumuz derin ve değerli dostluğu sürdürmek ve bu bağlardan geçici güç dengesi hesapları için vazgeçmemekti.
İkincisi, istikrarlı ve meşru demokratik siyasal yapılara geçişin sadece güvenlik ve özgürlük arasında bir dengeyle sağlanabileceğini vurguladık.
Üçüncüsü, demokratik taleplere atfettiğimiz önem ki bu bazı durumlarda baskıcı rejimlere karşı durmamızı gerektirmiştir ile komşularla sıfır sorun dış politika ilkemiz arasında bir çelişki olmadığına inandık.
Dördüncüsü, bölgenin geleceği onun halkları tarafından belirlenmesi gerektiğini düşündüğümüzden, dış müdahaleye karşı olduğumuzu ifade ettik.
Beşincisi, bölgedeki tüm halkları onların geçmişine bakmaksızın ebedi kardeşlerimiz olarak gördük ve mezhepsel gerilimleri azaltmayı görevimiz addettik.
Türk hükümeti olarak dış politikamızın ne olması gerektiğini tartışırken, Arap halklarının taleplerine nerede olurlarsa olsunlar ve taleplerinin içeriği ne olursa olsun koşulsuz destek vermeye karar verdik; çünkü kendileri için en iyisini istemek onların hakkıydı. Bu süreçte dış politikayı yürütmek için kullandığımız araçlaryeni ilkelerimizi yansıtmaktadır.'' (6)
Türkiye tabii ki, Mısır'daki darbeye karşı çıkacak, Esad rejiminin karşısında yer alacak. Tabi ki coğrafyasındaki halkların sesine kulak verecek. Türkiye elbette bölgesinde yaşanan tarihsel değişimin yanında yer alacak. Ahlaklı bir dış siyaset anlayışının gerektirdiği mazlumun yanında zalimin karşısında söylem ve duruşunu tabii ki ortaya koyacaktır. Ama bu ahlaki duruşun gereğini yapmanın daha rasyonel ve diplomatik yolları varken, Türkiye'nin diplomatik olmayan, esneklikten yoksun, kapasitesini dikkate almayan bir yol izlemesi doğru değildir. Bu nedenle sorun Türkiye'nin “ilkeli duruş”unda değil, duruşunu ve duygusallığını ve sokakların oluşturduğu duygusallığa kendisini kaptırıp gösterdiği refleksleri ilkelilik olarak tanımlamasındadır.
Sorun, ahlaki ilkelerin gücünü nereden alması gerektiğinin gözden kaçırılmasıdır. Dünya siyasetinin gündemine sokulmaya çalışılan ahlaki ilkelerin evrensel olabilmesinin tek yolunun/siyasi ilkeler ile sorun yaşamamasına, uyum içerisinde olmasına bağlı olduğunun unutulmasıdır.
Yazılarımıza, bir sonraki yazımızda; Davutoğlu’nun teorik kuram ve stratejisinin '' yeni Osmanlıcı politikalar '' uygulamak ya da uygulamaya çalışmak üzerine inşaa edilip, edilmediğini stratejik derinlik kitabından alıntılar yaparak analiz etmeye çalışacağız. Davutoğlu’nun en çok eleştiriye maruz kaldığı konu olan '' Osmanlıcı politikalar uyguluyor'' eleştirilerinin, Davutoğlu’nun hangi teorik/söylem ve stratejisine temel teşkil eden görüşlerinden kaynaklandığını ortaya koyup, bu düşüncenin pratik sonuçları üzerinden dış politikada ortaya çıkan problemleri tespit edeceğiz.
Davutoğlu’nun bu stratejik kuramı ve modelinin, dış siyasette oluşturulan yeni ilkelerle hangi alanlarda çatışmalar oluşturduğunu, bölgenin rasyonel siyaseti üzerinden değerlendirmeler yapacağız.
Selam ve dua ile
1.Türk Dış Politikası’nın İlkeleri ve Bölgesel Siyasal Yapılanma [ Bu yazı, Aralık 2011 Ankara’da düzenlenen 4. Büyükelçiler Konferansı’nda yapılan konuşmanın gözden geçirilmiş ve güncellenmiş halidir.] [ Stratejik Araştırmalar Merkezi ] (SAM ) : S;5
2. SAM. S:7
3. SAM. S:7
4. SAM. S:3
5. SAM. S:6
6. SAM. S:6-7-8


Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.