Bundan bir önceki yazımızda Davutoğlu’nun dış siyasete yönelik stratejilerinin temelini teşkil eden tanımlamalarından ve bu tanımlamalar doğrultusunda geliştirdiği fikir örgüsünden bahsetmiştik.
Davutoğlu’nun dış siyasete yönelik oluşturduğu parametrelerin küresel etki alanları oluşturabilmesi için Türk dış siyasetinde olması gereken zemin olarak kabul ettiği Osmanlı Devleti mirası üzerinde olmak/tarihi mirasın yüklediği sorumlulukla hareket etmek/tarihi mirasın oluşturduğu kültürel birlikteliği ortak payda yaparak coğrafyasına yönelik kuracağı ilişkilerde sahip olduğu bu zengin mirasın etkisini kullanarak küresel bir aktör olmayı/uygulayacağı siyasetin sadece bulunduğu coğrafyada değil uzak kıta havzalarında da etkili olmasını hedeflediği tespitinde bulunmuştuk.
Bu zeminin oluşması için stratejiler geliştiren /geliştirmeye çalışan Davutoğlu’nun kendi kitabından kendisinin kullandığı delillere atıf yaparak/örnekler vererek, gerekçelendirmeye çalıştığı düşünceleri doğrultusunda kabul ettiği zeminin eleştirisini yapmış ve üç tespitte bulunmuştuk.
1. Türkiye Cumhuriyeti'ni Osmanlı Devleti'nin mirasçısı/temsilcisi ve devamı olarak görmektedir.
2. Osmanlı Devleti'nin tek mirasçısı ve devamı olan Türkiye Cumhuriyeti; Osmanlı'nın geçmiş yüzyıllarda yaptığı çatı devlet misyonunu/sorumluluğunu tekrar yüklenmelidir. Tarihsel süreç ve miras bunu gerekli kılmaktadır, söylemini benimsediğinin değerlendirmesini yapabiliriz.
3. Bu sorumlulukla ve bu sorumluluk hissinin/hissiliğinin oluşturduğu algıyla hareket eden Türkiye; Osmanlı bakiyesi olan topraklarda Balkanlar'da Kafkaslar'da ve Ortadoğu'da vs. bu temsiliyetten aldığı yetkinin/yetkinin verdiği liderliğin bütün ülkelerce kabul edilmesini/edilmesi gerektiğini doğal bir sonuç olarak görmektedir.
Bu üç tespitten yola çıkarak; Davutoğlu ve siyaset stratejisini Osmanlıcılıkla değerlendirmek kadar doğal bir sonuç olmasa gerek diye bitirmiştik.
Davutoğlu her ne kadar yazılarında ve dış siyasete yönelik gerçekleştirilen toplantılarda yaptığı konuşmalarda; Türkiye'nin dış siyasetine yönelik geniş ve derinlikli tarihsel aralıkları dikkate alarak değerlendirmeler ortaya koyan açıklamalar getirse de uygulanan siyasetin böyle bir etiketlenme ile isimlendirilmesini engelleyememektedir.
Türkiye dış siyasetine dair süreci çok daha eski tarihlerden başlatarak analizler gerçekleştirerek/geliştirerek ortaya koyarak Türkiye'nin dış politikasının nereden nereye gelmiş olduğunu ortaya koyarak netleştirmeye çalışırken, nereye doğru gittiğinin gerekçelerini ve nedenlerini de anlatmaya/anlaşılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Bu durum kimilerine göre aydınlatıcı olmakla beraber kimilerine göre de yeterince açıklayıcı olamamaktadır.
Bunlardan birincisi ise; geçmişin siyasal ilkelerinin yerine yeni dönem siyasal ilkelerin oluşturulmasının dış siyasette yaptığı etkilerin ve ortaya çıkan sonuçların farklı bakış açıları ve farklı kaygılardan dolayı değerlendirilme şekillerinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu değerlendirmelerin kabul edilebilir, anlaşılabilir yanları vardır. Ortaya konulan yeni siyasal ilişkilerin; örneğin Türkiye İsrail ilişkilerinin yaşadığı boyut, Türkiye'nin Ortadoğu’ya yönelik politikalarında kendisine biçtiği misyon ve vizyon, bakış açısı ve değerlendirme farklılıklarına göre eksen kayması ve Osmanlıcılık olarak değerlendirilmesi son derece normaldir.
Çünkü Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bu yana izlenen Batı eksenli dış politikanın terk edilmeye başlandığı ya da revize edildiği, Türkiye'nin eski Osmanlı hinterlandında neo-emperyal bir vizyonu hayata geçirmeye niyetlendiği iddialarının ısrarla dillendiriliyor, olmasını bölgeye yönelik planları olan sismik güçlerin etkisinin de payının olduğunu ihmal etmeyerek, ön yargılı ya da kötü niyetli olarak değerlendirmemek gerekiyor.
Değerlendirme yapanlar açısından, böyle bir sonuca ulaşmak için (eksen kayması ya da Osmanlıcılık ) uygulanan siyasette, böyle düşünmeyi güçlendirecek çok fazla referans bulmak mümkündür. Böyle bir siyasal yöneliş tercihinin gerekçeleri oluşturulurken belirlenen referans zemin; bu konuda oldukça fazla done bünyesinde barındırmaktadır.
Türk dış politika yapıcılarının defalarca yalanladığı, her iki iddianın da gerçeği yansıtmadığının altı çizilerek açıklamalar yapılsa da, bu tür anlamaların önüne geçilememiştir.
Çünkü yeni siyasal ilkelerin inşasından doğan mahiyet farkı yeterince açıklanamamış/yapılan açıklamaların da reel siyasal zemin özelliklerinden uzak bir zeminin üzerinden (ahlaki ve tarihsel sorumluluk vurgusu ) anlatılmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır.
Türkiye'nin özellikle Ortadoğu'ya yönelik politikalarının temelini özgürlük, eşitlik, insan hakları ve demokrasi çerçevesinde yoğunlaştırdığından; bölge içinde oluşan dinamiklerin batının beklenti ve stratejileri ile çatışma yaşadığından, Türkiye'nin bu politik yönelişi batı tarafından batıyı dışlayan bir politik anlayış olarak algılanmaktadır. Bölge halkı tarafından dillendirilen bu talepler son derece doğal taleplerdir. Bu doğal talepleri politik söylem haline getiren ve bölge söyleminin en büyük destekçisi olan Türkiye'nin Orta Doğu'da batıyı dışlayan hasım bir İktidar alanı inşa etmeye çalıştığı zannedilmektedir yada kasıtlı olarak böyle etiketlendirilmektedir.
Genel olarak dengenin kendi aleyhlerinde bozulduğunu düşünen batı ve ABD, bölgenin doğal taleplerini meşru bir zemine çekmeye çalışan Türkiye'nin önünü kesmeye çalışmaktadır. Yerleşik statüko için tehlikeli boyutlara ulaşan Türkiye'nin yüksek profilli politik girişimleri ve diplomasisi “Yeni Osmanlıcılık” olarak takdim edilerek Ortadoğu toplumlarını ürkütmeye, içeride de kolayca harekete geçirilebilecek kültürel fay hatlarıyla örtüşen siyasi ayrışmayı derin ilişkileri sayesinde dış politika alanına taşıyarak kontrolü yeniden sağlamaya çalışmaktadırlar.
Türkiye'nin Balkanlardan, Ortadoğu'ya uzanan bir coğrafyada siyasal tezler ortaya koyması ve bu konuda strateji belirlemeye çalışmasını “yeni Osmanlıcılık” olarak nitelendiren bazı organize kesimler karşı propaganda olarak Türkiye'nin aslında “bölgesel emperyalizm” peşinde olduğu söylemini geliştirdiler. Bu konuda etkili oldukları söylenebilir. Yapılan propaganda ile batı ve ABD'nin bölgeyle kurduğu derin ilişkiler sayesinde, Türkiye'nin bölgenin doğal taleplerine verdiği destek amacından saptırılmış, bölgede Türkiye'ye yönelik büyük bir direnç oluşturulmuştur. Fakat ortaya çıkan bu sonuç sadece sismik güçlerin bölgeye yönelik politik bir başarısı olarak düşünülmemelidir.
Küresel emperyalizmin bu konuda elde ettiği başarıda Davutoğlu siyasetinin ilkesel zemininin büyük payı vardır. Bölgeye yönelik oluşturmaya çalıştığı kültürel ortak payda, tarihsel zemin ve bu zemine yapılan büyük vurgu yapılan propagandanın başarı elde etmesini kolaylaştırmıştır. Davutoğlu siyasetinin bu algısı/temel yanılgısı, beklenen sonucu ortaya çıkaramamıştır.
Davutoğlu bölgenin talepleriyle/oluşturmak istediği siyasetin temel parametrelerinin çeliştiğini; bölgenin taleplerine destek vererek ve sözcülük yaparak büyük bir paradoksun içinde olduğunu fark edememiştir/edememektedir. Yalanladıkları ya da tekzip ettikleri politik talepler/siyasal hedefler, referans olarak kullandıkları düşünsel zeminde propaganda malzemesi yapılmaya müsait çok fazla delil barındırmasından dolayı yeni Osmanlıcılık damgası yemesini son derece doğal olarak görmekteyiz. Burada hemen belirtelim ki Davutoğlu siyasi ilkeleri,
İslam’ın evrensel değerleri ve bu değerlere anlam kazandıran kavramlarla oluşturulmadığından ortaya çıkan bölgesel mukavemet kendisine taraftar bulabilmektedir.
Davutoğlu siyasetindeki bu vazgeçilmez algı ve bu algısal referansların oluşturduğu siyasal parametreler büyük sorunları bünyesinde taşımaktadır ki, Davutoğlu’nun göreve başlamasıyla beraber işaretlerini göstermeye başlamıştır.
Böyle bir algı ve devredilemez zorunlu sorumluluk; '' önümüzdeki dönemde Türk stratejik zihniyetli kimliğinin yeniden şekillenmesindeki en belirleyici unsurlar olarak devreye girecektir.'' (1)zihinsel ön hazırlığı Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla beraber uygulamaya dönüşmüştür. Bu algıyla şekillenen stratejik zihniyet ve kimliğin, dış siyaset uygulamalarına yansıması; ''komşularıyla sıfır sorun'' yol haritasını daha başlamadan tarihin çöplüğüne atmak demektir.
Bu zihniyet yapısının kendisi sorunludur; dolayısıyla üreteceği stratejiler sorun üretmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Daha ilk adımda bu zihniyetin oluşturduğu atmosfer sıfır sorun söylemi, (sorunlarımızı değil, ortak paydalarımızı konuşalım) söylemin üzerine karabasan gibi çökerek sorunlar yumağı haline dönüştüğü/dönüşeceği gibi; tarihin karanlık derinliklerinde kalan problemleri de gün yüzüne taşıyan kanalı da ortaya çıkaracaktır.
Tarihsel bir olgu olarak kalmasına çaba sarf edilen Osmanlı İran gerginliği; bu söylem ile mumyalaştırılmış mezarından yeniden kaldırılarak, Osmanlı misyonunun mirasçısı olan Türkiye ile İran, geçmişte kalan/kalması gereken hesaplaşmayı; Ortadoğu'yu kan gölüne çeviren emperyalistlerin hazırladıkları arenada büyük bir rekabet ile yapmaktadırlar. Türkiye İran gerginliği/rekabetinin temelinde Davutoğlu’nun oluşturduğu Osmanlıcılık algısının/stratejik atmosferi; coğrafyanın diğer ülkelerinin en başta İran'ın zihinsel ve tarihsel arka planlarında oluşan ön yargılar ve koşullanmalar; tarihsel bir sapmaya (eksen kaymasına değil ) yeni tarihsel fay hatlarının/yeni jeokültürel hatların/coğrafyaların oluşmasına sebebiyet verecektir.
Yeni jeokültürel coğrafyaların oluşması ümmet algısının ve zihniyetinin yeşerme ihtimalini de sıfırlayacaktır. İran ve Türkiye'nin Suriye üzerinden yaşadıkları gerginlik; Davutoğlu stratejisinin bölgede yaratığın algının, İran'ın tarihsel siyaset algısında yarattığı elektriklenmeden/gerilimden kaynaklanmaktadır.
Çünkü: '' bir toplumun stratejik zihniyeti; içinde kültürel, psikolojik, dini ve sosyal değer dünyasını da barındıran tarihi birikimi ile bu birikimin oluştuğu ve yansıdığı coğrafi hayat alanının ortak ürünü olan bir bilincin, o toplumun dünya üzerindeki yerine bakış tarzını belirlemesinin ürünüdür.Bu açıdan bakıldığında zihniyet ile strateji arasındaki ilişki coğrafi verilere dayalı mekân algılaması ile tarih bilincine dayalı zaman algılamasının kesişim alanında ortaya çıkar.Farklı toplumların farklı stratejik bakış açılarına sahip olmaları aslında bu mekân ve zaman boyutlarına dayan farklı dünya algılamalarının ürünüdür.Toplumların kendi coğrafi konumlarını eksen edinen mekân algılamaları ile kendi tarihi tecrübelerini eksen edinen zaman algılamaları, yönelişleri ve dış politika yapımını etkileyen zihniyet altyapısını oluşturur. '' (2)
Bu yazının konusu olmamasına rağmen hemen yukarıda yapılan tanımlamaları ve kavramları dikkate aldığımızda stratejik zihniyeti belirleyen unsurlar arasında Din= İslam/ümmet bilinci ve ümmet coğrafyası, tarihsel bilinç, Müslüman ve kardeşlik kavramları üzerinden bir coğrafya ve tarih bilinci oluşturulabilseydi ya da inşa edilmeye çalışılabilseydi.
Yine yukarıdaki tanımlamalarda geçen mekân ve zaman boyutlarına dayanan farklı dünya algılamaların önüne geçilerek çok daha geniş yelpazede ve herkesin ittifak edebileceği İslam'ın evrensel siyaset değerleri üzerinden konuşmayı başarabilseydik.
İslam coğrafyasından emperyalistleri söküp atmak ihtimali ortaya çıkabilirdi. Bugün için tüm İslam coğrafyasında gerçekleşen İslami direniş ve diriliş hareketleri ümmetin coğrafyasının oluşması yolunda büyük bir imkân ve lütuftu; fakat yanlış inşa edilen siyasal zihniyetler ve bu zihniyetlerin oluşturduğu stratejiler bu fırsatı elimizden kaçırmak üzere olduğumuz gibi, böyle giderse büyük parçalanmalar ortaya çıkacak ve emperyalistlerin yeni bir Ortadoğu haritası oluşturmalarına bu durum zemin hazırlayacaktır.
Bölge haritaları değiştiğinde, Türkiye hiç beklemediği bir sonla karşılaşabilir:
'' . Gerek Osmanlı Devleti'nin çözülme sürecinde gerekse Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana karşı karşıya kalınan uluslararası problemlerde ortaya çıkan en önemli gerilim alanıbu stratejik bilincinin süreklilik unsurları ile cari uluslararası güç dengelerindeki konum arasındaki farkın doğurduğu psikolojik gerilim ve bu gerilimin kimlik bilinci üzerindeki yıpratıcı etkisidir.Kimlik, mekân ve zaman bilincinin tarihi birikim ve cari gerçeklikler çerçevesinde yeniden kurulması tarihi içinde var oluşun ve insanlık birikimine katkıda bulunabilmenin olmazsa olmaz şartıdır. Bunun içindir ki, stratejik zihniyeti oturmuş olan ve bu zihniyeti değişen şartlara göre yeni kavramlar araçlar ve formlar ile yeniden üretebilen toplumlar uluslararası güç parametrelerine de ağırlık koyabilme kabiliyetini kazanırlar.Bunun aksine stratejik zihniyette radikal bir kırılma yaşayarak kimlik bilincini yıpratan toplumlar tarihi varoluşlarını tehlikeye atarken, bu zihniyeti diğer toplumları dışlayıcı bir araç olarak görerek donuklaştıran toplumlar ise ortak insanlık bilincinden kopmakta ve kendileri dışlanmaktadırlar. '' (3)
İslam coğrafyası için Afganistan böyle bir ülkedir. Afganistan ile aynı duruma düşmemiz, stratejik-siyasal zihniyetimizi hangi kavramlar, araçlar ve formlar ile yeniden üretme şeklimize bağlıdır. Bu sadece bizim için değil; Suriye, Irak için de geçerlidir. Bu ülkelerde yaşanan zihniyet kırılmaları/yeni oluşacak fay hatları diğer ülkeleri de sarsacak bir biçimde etkileyecektir.
Örneğin, 3 Temmuz 2013’te Mısır ordusunun ABD ve Suudi Arabistan'ın desteğini alarak Mısır'da gerçekleştirdiği darbe sonucunda, demokratik seçimle işbaşına gelen Muhammed Mursi yönetimine son vermiştir. Bu gelişme Ortadoğu ve Doğu Akdeniz Bölgesi'nde dengeleri değiştirecek ölçektedir ABD başta olmak üzere birçok ülke genel olarak Ortadoğu özel olarak da Suriye politikasını Mısır'daki gelişmelere paralel olarak yeniden gözden geçirecektir. Bunun işaretlerini şimdiden görmekteyiz.
İran ve Rusya'nın desteğiyle rahatlayan Esad yönetimi, Türkiye'ye karşı hem de tam çözüm süreci esnasında '' Kürtlere özerklik '' kartını açarak PYD yapılanmasıyla Türkiye'yi bölgede etrafı çevrilmiş, sıkışmış bir hale sokmuştur. Bununla birlikte PYD özerklik ilanını İran,, Rusya, Güney Kıbrıs,, İsrail gibi ülkelerin, hatta ABD'nin tanıması bölgesel coğrafyanın yeniden dizaynı anlamına gelmektedir. Bu durumda sorun kuzey Suriye sorunu olmaktan çıkar. Büyük Kürdistan projesi sorunu konuşulmaya başlanır ve bölge ülkeleri olan Irak, İran, Türkiye’yi derinden etkileyen sonuçlar ortaya çıkar.
Bunların konuşulmaya başlaması basit bir olgu olarak görülmemelidir: Coğrafi ve Hukuksal olarak kurulan Kürdistan, şimdiye kadar gerçekleştirilemeyen, kuruluşun/kurulmanın en zor aşaması olan zihinsel kuruluş aşamasını da gerçekleştirmiş olacaktır. Bu zihinsel kuruluştan sonra Türkiye'nin yapacağı fazla bir şey kalmamaktadır: ya bu ülkeyi tanımak ya da buraları askeri olarak işgal etmesidir. Sadece bu varsayımlar bile Ortadoğu'nun ne kadar kaygan bir zemine sahip olduğunu göstermektedir.
Davutoğlu siyasetinin teori pratik arasındaki uyumsuzlukları yanında, oluşturulacak siyasete katkı sağlayıcı referans alanlarının tespiti ve bu alanların siyasete olan etkisinin değerlendirme yanlışları da vardır. Ortadoğu'yu Osmanlı bakiyesi olarak görmesi ve bu nedenle bütünleştirici bir ortak kültürün olduğunu düşünmesi bu ortak noktaların bölgesel siyaseti yönlendiren siyasi elitin üzerinde olumlu etkisinin olacağını tahmin etmesi; öngörülerini kuvvetlendirmek için kullandığı delillerin/gerekçelerin, Ortadoğu siyasetinde ortaya konulacak stratejik ortaklıklar için yeterince güçlü argümanlara sahip olmadığı hem sonuç olarak hem teori olarak ortadadır. (4)
Davutoğlu tarihi arka plan zeminini şöyle gerekçelendirmektedir: Türkiye'nin Osmanlı bakiyesi olarak devraldığı Balkanlar Kafkaslar ve Ortadoğu bölgelerinde oluşturacağı politikaların tarihi mirası dikkate alarak oluşturulması gerektiğini söylemektedir. '' Bu bölgelerde yıkılan her cami eksilen her İslami müessese kültürel anlamda yok olan her Osmanlı geleneği unsuru Türkiye'nin bu bölgedeki sınır ötesi etkinliğinden sökülen birer temel taşıdır. Bu ara politikaların temelinde Osmanlı İslam kültürünün canlı tutulmasının yer alması kaçınılmazdır.'' (5)
'' Türkiye'nin Balkanlar'daki siyasi etki temeli Osmanlı bakiyesi Müslüman topluluklardır. Türkiye şu anda Balkanlar'da Osmanlı mirasına dayalı tarihi birikimin sağladığı önemli imkânlara sahip görünmektedir. Öncelikle Türkiye'nin tabii müttefikleri konumunda olan Müslümanların çoğunlukta olduğu iki ülkede ( Bosna ve Arnavutluk) bu ortak tarihi birikimi tabii bir ittifak haline döndürme iradesi ortaya çıkmıştır. Bulgaristan, Yunanistan,, Makedonya, Sancak, Kosova ve Romanya'daki Türk ve Müslüman azınlıklar ise Türkiye'nin balkan politikasının önemli unsurlarıdır.'' (6)
Türkiye'nin ilgi alanları içinde olan coğrafyalardaki hareketlenmeler zorunlu bir misyona sürüklemektedir. '' Bu durum önemli güç parametrelerinden olan tarih unsurunun kendi ağırlığını hissettirmesinden başka bir şey değildir. Osmanlı devletinin 700 yıllık birikiminin varisi olarak görülen Türkiye, yakın kara havzasındaki insan unsuru için hala bir siyasi merkez olarak görülmektedir. Yakın kara havzasındaki Osmanlı bakiyesi bu unsurların Türkiye'yi ya onları bulundukları yerde koruyacak bir güç ya da muhtemelen bir tasfiye hareketi karşısında bu sığınılacak nihai bir melce olarak görülmesi, Türkiye'yi tarihi parametresinin yönlendirdiği yeni bölgesel misyonlarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu tarihin belli dönemlerle sınırlı iradeler aşarak günlük politikaya ağırlığını koymasından başka bir şey değildir. ''(7)
Bu coğrafyalardaki halklarla siyasal ilişkiler kurmanın gerekliliğini anlamak mümkündür. Fakat bu mantaliteyi anlamak mümkün değildir. Soğuk savaş dönemi sonrası Türkiye Cumhuriyeti'nin hem Osmanlı geçmişinin tasfiyesiyle uğraşırken ve bu her zeminde deklare ederken, hemde diğer coğrafyada kalan halklara Osmanlı'dan kalan bir mesuliyet hissetmesi / eğer böyle bir hissiyat varsa; bu çelişkili ve hastalıklı ruh hali Türk siyasetinin geçmişinden devraldığı tuhaf / anlaşılmaz bir problem olarak görülmelidir.'' (8)
'' Türkiye Ortadoğu ile ilgili uygulana gelen sırtını dönme politikasının özellikle jeoekonomik çerçevedeki kayıplarını fark ettiğinde bu bölge ile ilgili kaynak ve güç paylaşımının belirlenmiş statik parametreleri ile karşı karşıya kalmış,ne kültürel anlamda yabancılaşmış olduğu bölge halkı üzerinde ne de siyasi elit üzerinde yeterince etkili olabilmiştir.
Hâlbuki Türkiye bu bölgeyi/bölgeleri terk ettiğinde Osmanlı bakiyesi bir entellektüel siyasi elit ve bu tarihi birikimin ürünü toplumlar arası bir konjonktürel bütünlük söz konusu idi. Bu avantajlar başlı başına bir Ortadoğu stratejisinin temel taşları olabilecek nitelikler taşıyordu.Şam ve Bağdat gibi birçok Arap şehrinde yakın zamana kadar Türkçeyi rahatlıkla konuşabilen bir toplumsal kesimin varlığını sürdüre gelmiştir.''(9)
Davutoğlu’nun yaptığı bu değerlendirmelerin yeterince sağlıklı bir temel teşkil etmediği ortadadır. Örneği Şam'da ve Bağdat'ta Türkçe konuşma imkânı bulabiliriz ama Davutoğlu da çok iyi bilir ki tüm Ortadoğu'da Arapça ve Farsçadan sonra İngilizce, Fransızca ama özellikle İngilizce hemen hemen Ortadoğu halklarının tamamında ana dil gibidir. Bir coğrafya bir dili biliyorsa, o dilin kültürünü de biliyor demektir.
Davutoğlu’nun da tespit ettiği gibi 90 yıldır bölgeye yabancılaşan Türkiye, bugün aklı başına gelip ben geldim deme ile sorunun çözüleceğini sanmıyordur herhalde/Davutoğlu’nun böyle bir yanılgı içine düşebileceğine ihtimal vermiyorum.
''Türkiye bu kesimler ile bağlarını iyi korumuş etkin ve tarihi prestije sahip bir bölge ülkesi imajını yaratmaktansa küresel güç merkezlerinin Ortadoğu'daki temsilcisi konumunu vurgulamaya özen göstermiş bölgeye karşı gittikçe yoğunlaşan bir yabancılaşma sürecine girmiştir. (10)
Tarihsel olarak bölgeye yabancılaşan ülke dün olduğu gibi bugün de hala uygun/evrensel değerler üzerinden ünsiyet kuramamış ve bölgeye hala yabancıdır. Son dönem İktidar vasıtasıyla bu algı biraz düzelmeye/değişmeye başlamasına rağmen NATO füze kalkanı problemiyle eski algı atmosferine geri dönülmüştür.
Türkiye Ortadoğu'da küresel güç merkezlerinin temsilci konumunda görülmektedir. Son dönem iktidarının bölgeye yönelik politikalar çerçevesinde ortaya çıkan ilgiyi ve teveccühü/temennileri Davutoğlu yanlış algılamaktadır. Tam da Davutoğlu’nun kendi tespitini kendisine hatırlatma zamanıdır: '' Stratejik bilinç tarihe, stratejik planlama bugünkü realitelere dayanmak zorundadır.(11)
Tarihi birikimi siyasi merkezin tercih ve talimatları doğrultusunda yeniden şekillendirebileceklerini düşünenler tarihin öğütücü çarkları içinde kaybolmuşlardır.'' (12)
Tarihsel coğrafyayı konumlandırma/yorumlama yanlışlarının oluşturduğu güç tasavvurunun reel zemin politikalarında yarattığı sorunlar hala doğru anlaşılabilmiş değildir.
Davutoğlu, Türkiye'nin aynı anda birçok kıta bağlantısı kurabilen birçok deniz ve suyolu havzası ile doğrudan temas halinde olan bir ülke olduğunu söyler ve kıtalar arası siyaseti etkileyen Osmanlı Devleti'nin de temel omurgasının da bu coğrafyada oluştuğunun önemine vurgu yapar.
'' tarihte Afroavrasya ana kıtasının en önemli havzalarını birleştiren böylesi bir gücün oluşması, siyasi ve askeri anlamından öte anlamlar taşımaktadır. Osmanlı Devleti'nin kadim medeniyet havzalarının tümünü harmanlama gücü ve kapasitesi bu çok yönlü jeostratejik hâkimiyet alanının ortaya çıkışının da altyapısını oluşturmuştur. Bu yönüyle Osmanlı Devleti, sadece bir askeri güç olarak değil, insanlık birikimini bünyesinde bütün renkleriyle taşıyan son kadim kültür haritasını oluşturma özelliği ile de tarihi bir öneme sahiptir. '' (13)
Osmanlı devletinin bu çok yönlü jeokültürel özelliği Türkiye'nin kıtalar arası jeokültürel rolünün de tarihi temelini oluşturmaktadır.(14)
Davutoğlu, dış siyasetinde oluşturduğu kuram çerçevesinde dayanak olarak kurmak istediği güç tasavvurunu şu temel üzerinde inşa etmek istemektedir. Tarihi birikim açısından bakıldığında Türkiye'nin gerek bölge içi gerekse bölge dışı ülkelerden çok farklı ve kendine has özelliklere sahip olduğu temellendirmesinden hareket ederek (tabi ki zihinsel kurgu olarak Osmanlı'nın devamı oluşuna atıf yaparak ) bu durumun Türkiye'nin uluslararası yapının hâkim sistemik unsurları ile tarih boyu süre gelen ilişkinin farklılığından kaynaklandığını belirtmektedir. ''
Türkiye ne bu sistemik unsurları ortaya çıkaran tarihi sürecin bir parçasıdır ne de bu sürecin sömürgeleştirdiği ülkeler grubuna dâhildir. Türkiye konjonktürel gerekçelerle ortaya çıkmış herhangi bir ulus devlet de değildir. Aksine uluslararası sistem oluşturan hakim medeniyet ile asırlarca süren çok yoğun bir hesaplaşma sürecinin oluşturduğu tarihi mirasın eseridir. ''
Davutoğlu dış siyasetteki güç algısını bu temel zemin üzerine inşa etmektedir. Dolayısıyla Türkiye hâkim medeniyetle hesaplaşma sürecinde ortaya çıkan tarihi bir mirasın eseriyse yani Osmanlı'nın devamı ise ki böyle düşünüyor ''. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki bu tarihi mirasın kaynağı olan Osmanlı Devleti, Avrupa karşısında doğrudan hâkimiyet kurmuş yegâne medeniyet havzasının siyasi yapılanması idi. '' (15)
O zaman soy ve gen açısından da Osmanlı'nın özellikleri taşıması gerekir ki, Osmanlı'nın tarihte yaptığını yapabilir. Bu özelliklere sahip bir Türkiye Osmanlı'nın tarih oluşturma gücünü de aynen devralmış demektir. Her ne kadar hamasi tarih algısının kötü sonuçlarından bahsetmesine rağmen (16) Osmanlı'nın tarihi nasıl etkilediğine dair tarihte en önemli örnekler verir.
'' Osmanlı devletinin kurduğu hâkimiyet hem Avrupa'daki feodal yapının dağılması sürecini doğrudan etkilemiş hem de Avrupa'yı yeni ticaret yollarının keşfi için dünyaya açılmak zorunda bırakmıştır. Osmanlı'nın Avrupa'yla kurduğu ilişkilerin Avrupa siyasetini etkilediğini stratejik zihniyetini değiştirdiğini, Osmanlı karşısında oluşturdukları koalisyonlar yoluyla Avrupalılık bilinci ve fikrinin oluşmasında önemli bir rol oynamasına (17) vurgu yaparak tarihsel mirasın temsilcisi Türkiye'nin aynı etkiyi yeniden yapabileceğini iddia etmektedir. Böyle bir iddiayı ancak küresel güç olan bir ülke ortaya koyabilir.
Oysa Davutoğlu’nun tanımlaması içinde Türkiye,bölgesel güç tanımlaması içinde olan ülkeler arasındadır. Böyle bir iddiayı gerçekleştirebilecek ülke ise bölgesel güç olarak nitelendirilebilecek bir sınıf içinde olması ise büyük bir çelişkiyi içermektedir. Üstelik bölgesel güç olan bu devletler; bölgesel etki alanlarını ve dış politikalarını bir süper gücün konjonktürel politikalarına bağımlı kılmak zorunda kalıyor olmaları/en azından bu zamana kadar böyledir ki o zaman açıklanamayacak bir paradoks ortaya çıkmaktadır.
'' Devletler, uluslararası sistemde stratejik ve taktik manevra kabiliyetlerine göre dört farklı kategoriye ayrılabilir. Süper devletler, büyük devletler, bölgesel güçler ve küçük devletler. Bölgesel güçler (Türkiye’nin de içinde bulduğu kategori ) stratejik ve taktik hesaplarında bir yandan süper güçlerin, diğer yandan büyük devletlerin parametrelerini göz önünde tutmaksızın politika oluşturamazlar. '' (18)
Bu potansiyel ile tarihsel mirası nasıl ihya edecektir, belli değildir. Bununla beraber, NATO şemsiyesi altında yaşadığı ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal problemlerden dolayı bölge coğrafyasına yabancılaşmasına rağmen (19) böyle bir iddiayı ileri sürmeyi anlamak mümkün değildir. Bunun tekbir alametifarikası vardır; Osmanlı mirasçısı olmasından kaynaklanan genlerindeki güçten başka bir açıklaması olmasa gerek.
Bu konudaki bir başka çelişki ise; Türkiye, bölgesinde herhangi bir ülke olmadığı ve hâkim medeniyet ile hesaplaşma sürecin oluşturduğu tarihi mirasın eseri olduğu vurgulanırken, kitabın üçüncü bölümünde ise '' Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı bakiyesi toprakların bütünlüğü içinde tarih sahnesine çıkaran Lozan Anlaşması iç ve dış siyasette farklılaşan bir kimlik ön görüyordu.'' (20) çelişkisini izah etmek zor olsa gerek.
Türkiye'nin dünya medeniyet havzalarındaki ülkelerden siyasi kültür olarak ayrıştığı noktaları sıralayan Davutoğlu '' Türkiye'nin siyasi kültürünü diğer toplumlardan farklılaştıran temel unsur ve bu unsurun uluslararası konumu etkileyen özelliği nedir?(21) '' sorusunu sorar ve cevap olarak
'' Bu temel farkı Türkiye'nin zaman ve mekânla ilgili iki sabit değişkeninde yani tarihinde ve coğrafyasında aramak gerekmektedir.'' (22) olarak verir. Tarihsel verilerin bu kadar etkili olabileceği düşünülen bir coğrafyada, tarihsel hiç bir ilişkisi olmayan emperyalistlerin bu kadar etkin olmasını nasıl açıklayabiliriz? bilemiyorum. Bu sorumuzun cevabının da reel siyaset stratejisinin içinde olduğunu düşünüyorum.
Ahmet Davutoğlu kendi gündeminin büyüsünden kurtulmalıdır.
'' Stretejik zihniyet ile stratejik planlama arasında bir muhteva şekili ilişkisi vardır.Sabit verilerin belirlediği stratejik zihniyetin muhtevası potansiyel verilerle rasyonel bir kurguya oturtulan stratejik planlama aracılığıyla elle tutulur ve algılanabilir bir şekle bürünür. (23)
'' Diplomaside de durum pek farklı değildir, sadece nihai hedefe ulaşmak için kullanılan araçlar farklıdır. Taktik nitelikli adımların stratejik bir yöneliş içinde bir araya getirilememiş olması, zamanla stratejik yönelişin anlamını ve çapını önemli ölçüde değişikliğe uğratır,çünkü bu taktik adımları atan diplomatlar kendi taktik adımlarını stratejik hedefler olarak görmeye başlar. Kendi birliğinin yürüttü ve muharebeyi savaşın tüm stratejisi olarak değerlendiren bir subay ordunun nihai savaşı ile ilgili stratejisi üzerinde ne derece yanlış ve yönlendirmeye yol açarsa,kendi taktik tercihini ülkenin dış politika ekseninin merkezi haline getirmeye çalışan bir diplomat da o derece ciddi yanılgılara sebep olabilir. '' (24)
Kitabından alıntılar yaptığımız bölümleri dikkatle incelediğimizde sanırım fazla söz söylemeye gerek olmadığı anlaşılacaktır. Davut oğlu kendisinin de çok doğru bir biçimde tespit ettiği hataların her ikisine de düşmüş durumdadır.
Bir sonraki yazımızın konusu, Türkiye'nin NATO macerasının dış siyasetimiz üzerindeki etkileri ve bu etkilerin sonuçlarını incelemeye çalışacağız.
Selam ve Dua ile
1.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:23
2.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:29
3.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:30-31
4.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. Bakınız S: 56-57-58
5.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:54-55
6.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:122-123
7.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:143
8.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. Bakınız S:143-144-145
9.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:57
10.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:57
11.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:61
12.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:65
13.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. Bakınız S:193-194-195
14.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:196
15.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. Bakınız S:65-66
16.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. Bakınız S:59-60-61
17.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. Bakınız S:66-67
18.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:74-75
19.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. Bakınız S:71-72-73
20.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:70
21.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:79
22.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:81
23.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:31
24.Ahmet Davutoğlu Stratejik Derinlik Küre Yay. S:31-32


Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.