Veysel Ocak
Veysel OcakYazar

Değişim kanlı mı olacak kansız mı?

Güncele, gündelik olanlara ve gündemleştirilenin cazibeli oluşu; güncellenerek oluşturulmuş koşullara, hemen ve karlı, emek istemeyen pratik çözümlere ilgimizin odaklanmasını sağlıyor. Tarihsel tefekkürden yoksun ilişki oluşturma, ilişki kurma biçimleri; tarihsel, siyasal, kültürel ve küresel olayları; küresel düzeyde gelişmelerin birbirleriyle olan ilişkileri, bu ilişkilerin sebepleri ve doğabilecek sonuçları üzerinde yeterince düşünmemizi / doğru değerlendirmeler yapmamızı engellemektedir.

Bu düşünsel sığlığımız ve tecrübi birikimlerimize yönelik hafıza kaybımız ya da bir hafızamızın olmaması; egemen düzenin / rejimin mantığı doğrultusunda tercihler yapmak, konum belirlemek, yaşadığımız coğrafyadaki halkların sünneti haline gelmiştir.

Bu güdümlenmiş / güdümlenebilir yöneliş bizi, ahlakımızdan, ilkelerimizden, duyarlılıklarımızdan ve İslam'a olan aidiyetimizden koparırken; emperyalist küresel projeye ikna edildiğimizi fark edemiyoruz.

Geldiğimiz noktanın en çarpıcı delili ise; çevremize ve çevremizde / coğrafyamızda olup bitenlere kitabi / tevhidi bir bakış ortaya koyduğumuzda yaşadığımız dondurucu yalnızlıktır.

Kur'an eksenli bir değerlendirme, bu toplum içerisinde yalnızlaştırılmaya mahkum edilmektedir. Bu durum Müslümanların şu an algılayamadıkları / anlamlandıramadığımız / tanımlayamadığımız fakat telafisi mümkün olmayan bir hayata / hayat anlayışına ikna edildiğini gösteriyor.

Tevhidi bir mücadele ve duyarlılıktan söz etmek / sözünü edebilmek mümkün değildir, bu konuda toplumsal hafıza sıfırlanmış durumdadır.

Ahlaki olanın değersizleştirildiği; insanlık vicdanının kabullenemeyeceği hesapların öne çıkarıldığı, insani olana ait ne varsa tarumar edildiği dehşet verici koşullar içerisinde yaşıyoruz ve bu koşullara tanıklık etmek zorunda kalıyoruz.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde Müslümanlar olarak ait olmadığımız yerde, Müslümanca bir zeminin olmadığı / Müslümanca bir düşüncenin yeşertilemeyeceği bir iklimde bulunuyoruz.

Kahredici bir zamana, gelecekte tanık olduğumuza dair utanacağımız bir tarih dilimine mahpus edilerek sıkışmış ve sıkıştırılmış bir vaziyetteyiz.

İnsani / vicdani / dini olana dair en değerli duygularımızı / hassasiyetlerimizi yitirirken, içinde bulunduğumuz durumu muhafazakar= İslamcı yazarlar şöyle değerlendirmektedir.

İstisnasız bütün muhafazakar=İslamcı yazarlar sözlerine '' Türkiye çok kritik bir süreçten geçiyor '' gibi neyi ifade ettiği, ne anlaşılması gerektiği belli olmayan, açıklamaya çalıştığı şeyin ne olduğunu belirginleştiremeyen cümleler kurarak sözlerine başlamaktadırlar.

Bu başlangıç çok gizemli olanın deşifre edilmesine yönelik, çok önemli açıklamaların yapılacağı gibi bir algı oluştururken yada oluşturulmaya çalışılırken; laik seküler medyanın tahrikkar üslubu olan '' az sonra '' spotunun arkasından yaşatılan hayal kırıklığının aynısı, bu yazarların açıklamalarıyla gerçekleşmektedir.

Türkiye çok kritik bir süreçten geçmemektedir.

En azından Türkiye'nin yaşadığı bu (kritik) süreç, bu dönemde özel olarak ortaya çıkmış bir krizi bünyesinde taşımamaktadır.

Türkiye'nin yaşadığı bu süreç, yüzyıldır süren İslamsızlaştırma (ılımlı İslam) siyasi projesinin süregelmesinin oluşturduğu bir süreçtir. Genel itibariyle, yeni olan bir durum yoktur.

Bundan uzunca yıllar önce konuşmaya başladığımız küresel ılımlı İslam projesinin toplumsalın hafızasında ve yaşamında oluşturduğu travmatik dengesizliklerin ortaya çıkardığı gerilimlerin, yeni bir döneme ait söylemlerle, yeni bir dizaynı ile düzenlenmesinden kaynaklanan durumdur.

Genel olarak bütün bu olup bitenler; senelerdir tartıştığımız hatta önlemler almaya çalıştığımız Amerikancı İslam'ın Türkiye'ye özel kurgusunun, uygulamaya yönelik toplumsalın hafızasında  ve yüreğinde oluşturduğu travmatik çelişkilerin sosyolojik olarak analiz edilememesidir. Durum yeni bir süreç ya da sürecin başlangıcı değil, geçmişten gelen fakat hangi zihinsel döneme evrildiğinin anlaşılamadığı; anlayamadığımızı da kriz olarak nitelendirerek bir başka yanlışa düştüğümüzün farkında değiliz.

Bu, bu kadar kolay mı?

Evet

Eğer içerisinde bulunduğumuz durumu bir karikatür resimi haline getirerek çizmek istersek, çizilecek resim şudur; iki taraf olmuş zümrenin halat çekme yarışı.

Toplum öylesine güdümlenerek bölünmüş ki, kimse sorgulamadan, düşünmeden bir tarafın ipine yapışıyor ve diğer tarafı yenebileceği noktaya çekmeye çalışıyor. İp gerildikçe, toplum ve taraflar geriliyor.

Bu ip yarışında kendisine bu yarışı yönetme pozisyonu veren sistem; elinde ipi kesecek bıçak ile ipin en gergin, toplumun en tarafkir olduğu anı beklemektedir. İşte o an ipe vurulacak bıçak darbesi; ipin ve tarafların en gergin anı olacağı için, ipin iki ucundan tam gücüyle abanan taraflar / yığınlar, ipin kesilmesiyle beraber darmadağın olacak ve savrulacaklardır.

Bizim bu savrulmaları kaç kez yaşadığımızı ben sayamıyorum.

Bu savrulmaların hangi pişmanlıkları, hangi ihanetleri, hangi akidevi sarsılmaları; bunalımları ve ayrışmaları beraberinde getirerek, bu zamanları kaç kez yaşadığımızı saymaya korkuyorum.

Bugün de aynı şeyi olacak ve rejim, güç tazeleyerek güçsüz, dağınık toplumları / yığınları yönetmeye devam edecektir.

Bu dönem; rejimin, dünyada yaşanan gelişmeler doğrultusunda kendisini yenilemeyi / yeni koşullara kendisini adapte etmeye çalışmasının ortaya çıkardığı konjonktürel bir durumdur.

Yılanlar bile yılda bir kez deri değiştirirken, rejimin deri değiştirmesi ya da yeni bir gömlek tasarımını algılamak bu kadar zor mudur?

Bir Müslüman olarak durur, Mü'mince bir tefekkür içinde olabilir ve sistemin legal partileri vasıtasıyla oluşturulan gerginliklerin ötesinden ve üstesinden bakabilirsek, durum aslında çok nettir.

İçerisinde bulunduğumuz durumu anlamlandırarak netleştirebilirsek, şerlerden birisi olanın ehveni şer’e sığınma alıklığından / ayrılmazlığından kurtulabiliriz.

Fakat sadece durumu tespit etmek yetmiyor. Bir de bizim içinde bulunduğumuz hali değiştirmemiz gerekiyor. Geldiğimiz noktada toplumsal yapımız şudur, Türkiye'de artık (hala İslamcılık iddiasında bulunanları dışarıda tutuyorum) iki ana akım oluşmuştur; bu iki akımdan birisi cumhuriyetçiler diğeri de demokratlardır. Cumhuriyetçiler kendisini yeniden dizayn etmeye çalışan Kemalistler, demokratlar ise (geçmişin islamcıları) İnsan Hakları, özgürlük, kadın hakları, çoğulculuk, ilerleme ve her türlü gelişmeye açık, hedef olarak muasır medeniyet seviyesine yükselmeyi irade etmiş kesimdir.

Bu dönemde sistem, demokratlar dediğimiz İslamcıları yanına almayı seçmiştir. Türkiye'de şu anda bu iki çizginin gerilimi yaşanmaktadır. Türkiye'de artık Müslüman demokratlar sistemin alternatifi değil, bizzat kendisidir, bizzat kendisi olma yarışındadır. Bundan sonra Kemalizm'i de Müslüman demokratlar muhafaza edecektir.

Dolayısıyla sistemin yanında yer almayı tercih eden / sistem tarafından yanına alınan demokratlar, Amerikancı İslam'ı tam olarak benimsemiş ve içselleştirmiştir. Bunun en önemli göstergesi, yıllar önce İslamcıların en önemli reddiyeleri arasında olan laikliğin, bugün bir araştırma tarafından belirlenen sonuçlara göre %47 oranında benimsendiğini göstermektedir.

Sekam'ın yaptığı araştırmaya göre; İslamcıların bugün %47 oranında laikliği benimsediği görülmektedir. Bu sonuç şunu göstermektedir:Artık laikliğin ordunun ve Kemalizm'in korumasına  ihtiyacı yoktur. Artık laikliği 15- 20 yıl önce kökünden reddeden dindarlar koruyacaktır. Dolayısıyla Kemalizm ve ordu laikliği koruma görevini muhafazakar halka devretmiştir.

İşte çatışma da buradan doğmaktadır. Sistemin yanında kim yer alacak ve sistemin değerlerini kim koruyacak?

Şu an mevcut İktidar ile paralel yapı olarak adlandırılan organizasyon arasındaki çatışmanın temelinde ise sistemin yanında ne şekilde yer alınacağının ve kimin gözetiminde bunun gerçekleştirilmesi gerektiği konusunda uzlaşı sağlanamamasından kaynaklanan gerilimler vardır. Tabi burada, iktidarın gücünün kimin adına kullanılacağı, kimin çıkarlarına hizmet etmesi gerektiği  de çatışmanın önemli anlaşmazlık konularından birisidir.

Bu konunun detaylarına ve küresel emperyal güçlerin projeleri ile olan ilişkisine bir sonraki yazımızda değinmeye çalışacağız.

Fakat burada bu konuyla ilgili cevabının verilmesi gereken önemli bir soru vardır. Bu soru, yıllar önce Necmettin Erbakan'ın gündeme taşıdığı fakat o dönemin konjonktürel yapısını iyi kullanan Kemalistler tarafından siyasal katline sebep olan bu soru(nun), bugün de bizim sorumuz ve sorunumuz olduğu açıktır.

Bu soru, '' değişim kanlı mı olacaktır kansız mı ? ''

Adnan Menderes için söylenen bir cümle vardır. O '' aklıyla Amerikancı kalbiyle Müslümandı '' İşte bu duruş Adnan Menderes'in idam edilmesi için geçerli bir sebeptir. Başbakan Tayyip Erdoğan da aklı ile demokrat fakat kalbi ile Müslüman birisidir. ABD bu tür insanların, karar alırken en son noktada kalpleriyle hareket edeceğini hala öğrenememiştir. Dolayısıyla bugün Başbakan Tayyip Erdoğan aklı ile kalbi arasında sıkışınca, kalbine dönmüş yada kalbine yönelmeye çalışmaktadır. Paralel yapının mücadelesi ise, Tayyip Erdoğan'ı aklına geri döndürme çabasından başka bir şey değildir.

Tayyip Erdoğan'ın ise yaptığı ve hala ders almadığı en önemli hatalarından birisi ise şu: Küresel ve emperyal güçlerle ilişkiye girdiğinde insanın sadece aklını istemezler, kalbi ve ruhunu da ele geçirmek isterler. Şimdi yapması gereken sadece kalbini kurtarmak değil aklını da bu soysuz tuzaktan kurtararak kalbine emanet etmesidir.

Erdoğan kalbini de kalplerin sahibine emanet etmelidir.

Türkiye'de yaşananları siyaseten bir ölüm kalım mücadelesi sanmak yanıltıcıdır. Durum, yazımızda konu edindiğimiz gibidir ve bu süreçte rol alanların, durumdan vazife çıkarmalarından başka bir şey değildir.

Bize gelince; İslami inançlarımıza bağlılık ve sadakat konusunda dehşet verici bir imtihanla sınanıyoruz. Rabbimiz ayaklarımızı kaydırmasın. Amin

Selam ve dua ile

Yorumlar

0 onaylı yorum

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.

Yorumlar panel onayından sonra yayınlanır.