Veysel Ocak
Veysel OcakYazar

Durulan yerde konuşmak ya da konuşulan yerde durmak

Bismillah

Allah’ın güzel bir söze nasıl bir benzetme yaptığını görmez misin? O, kökü yerde sabit, dalları göğe uzanan alımlı bir ağaç gibidir. Rabbinin izniyle o her mevsim ürün verir. İşte Allah belki öğüt alırlar diye insanlara böyle misaller veriyor. Çirkin bir söz ise, ekili olduğu yerden kökün sökülüp, çıkarılmış kendi başına ayakta duramayan zavallı bir ağaç gibidir. Allah, inanıp güvenen kimseleri sabit, sağlam bir sözle hem dünyada hem de ahirette sapasağlam dimdik ayakta tutar....'' [14 / İbrahim suresi 24-25-26-27 ]

 

Konuşanlardan ve konuşulanlardan anlaşılıyor ki, bu eylemlilik içerisinde olanların gerçeğe ulaşmak ya da gerçek dışılıkla mücadele etmek / hesaplaşmak gibi bir erdemliliği insanlığın gündemine taşıyacak / hatırlatacak niyetleri sinelerinde taşımamaktadır.

Konuşanların ve konuşmanın, sahip olması gereken soyluluk ve sorumluluktan azadeliği, konuşulanların ise, iyiliğin asaletini artıracak / sözün asilliğini bünyesinde taşıyacak bir içeriğe sahip olmaması; önce sözü sonra da sözün sahibini değersiz kılmaktadır.

 

Söz, değerini yitirmişse; konuşuldukça / konuştukça sahibini arsızlaştırır. Arsızlaşan söz sahibi, konuştukça daha da ahlaksızlaşır, azgınlaşır. Arsızın ağzından çıkan ahlaki masumiyetini yitirmiş söz, yürekleri çölleştirir. Akılları dondurur. Konuşan arsız sadece söze ihanet etmez, yere de ihanet eder.

Arsız aslında yersizdir.

Arsız ve yersiz olan hala konuşuyorsa, ortada hastalıklı bir durum var demektir. Bu eylemlilik toplumda aksi seda bulabiliyorsa, toplumsal bir patolojik vakıadan bahsetmemiz gerekecektir.

Her ikisinden de bahsetmeyi ehli olanlara bırakıyorum.

Hayatın içerisinde büyük bir kimlik, kişilik ve onur erozyonu yaşanmaktadır. Bütün insanlık değerleri vahşice çiğneniyor.

Buradan söz ehli olanlara ve sözü olanlara, hatırlatmalar yapmak istiyorum.

Konuşmanın ve söz söylemenin paradigmalarını, bugün konuşanların üzerinden oluşturmak istiyorum.

Bugün söz söyleyenler; dün, bugün sözü söyledikleri yerde durmuyorlardı.

Bugün söz söyleyenler; dün durdukları yerde, bugün söylediklerini söylemiyorlardı.

Bugün söz söyleyenler; dün durdukları yerde her şey bugünkü kadar aşikar iken, bugün söylediklerini o gün (neden) söylemiyorlardı / söyleyemiyorlardı.

Bugün söz söyleyenler; bugün söylediklerini, söylenmesi gerekenler olarak belirledikleri ya da değerlendirdikleri için mi söylüyorlar?

Bugün söz söyleyenler; sözün konusu olanları, yeni anladıklarından mı bugün konuşuyorlar?

Bugün söz söyleyenler; bugün durdukları yere, dün durdukları yer, yanlış olduğu için mi geldiler?

Bugün söz söyleyenler; söz söyleme hakkına sahip olmak için mi bugün durdukları yere mevzilendiler?

Bugün söz söyleyenler; söyledikleri yada söylemek istediklerinin etkisiyle mi bugün durdukları yere geldiler / sürüklendiler?

Bugün söz söyleyenler; konuşulanların tam da bugün, söylenildiği yerde ve söylenilmesi gereken ilkesellikte olduğuna dair / olması gerektiğinin cevabını kendilerine verebiliyorlar mı?

Bugün söz söyleyenler; hem sözümüz, hem de sözümüzü onurlandıracak bir yerimiz vardı saygınlığıyla; yere ve söze sahip olmanın haklılığıyla konuştuklarını söyleyebiliyorlar mı?

Bugün söz söyleyenler; zamanı geldiği, şartları oluştuğu için mi konuşuyorlar?

Bugün söz söyleyenler; sözün söylenmesi gereken zamanının gelmesi için, hangi zamanları, soylu eylemleriyle onurlu kılmışlardır?

Bugün söz söyleyenler; şartlar oluştuğunda mı aşikar olmalılar?

Bugün söz söyleyenler; sözü değerli kılan zamanları oluşturmak zorunda değiller midir?

Bugün söz söyleyenler; söyleyeceklerinin ortamını mı buldular, yoksa oluşturulacak her ortama söyleyebilecekleri söz mü biriktirdiler?

Bu gün konuşanlar, konuşmayı hak etmiş olanlar mı?

Ey Müslümanlar!

Ey ''söz medeniyeti çocukları!''

Kelamullah hakkı için;

Sizleri, söylediklerinizin rehini olmanıza karşı uyarıyorum.

Her şeye rağmen konuşmak istiyorsanız / istiyorsak, konuşma; sorumluluğumuzu yerine getirmek istiyorsak, hiçbir korkuya kapılmadan ve kaygılanmadan, tevil etmeden, tehir etmeden, dolaylı bir dil kullanmadan, mazeretlere sığınmadan yalnızca sözün erdemine sığınarak konuşmalısınız / konuşmalıyız.

Eğer durduğumuz yerden konuşuyorsanız / konuşacaksanız, sözünüzü söylemeden önce yerinizi aşikar etmelisiniz, ya da yerinizi belli edecek sözü söyleyebilmelisiniz.

Yere ve söze sahip olmanın kaygılarını değil, asilliğini taşımalısınız.

Bir yere ve söze sahip olmanın asilliği sizi onurlandırmıyorsa; sözü söylediğinizde yeriniz size dar gelebilir ya da size, yerinizi dar edebilirler. Söz sahibinin erdemliliği, sözü söyledikten sonra, sözü söylediği yerde durabilmesinden kaynaklanır. Söz sahibini yerinden sözü değil, kaygıları eder. Kaygılar, söz sahibini, sözü söylediği yerden, bir daha o sözü söyleyemeyeceği yere sürükler.

Şöyle bir bakın, kaç kişi dün sözü söylediği yerde duruyor.

Söz söylemeye hazırlananlar, kaygılarınız, sizi yerinizden edecekse: Susun!

Bugün kaygısızca konuşabilecek olanlar sözünü söylesin.

Bugün konuşacak olanlar; ya sözü söylemeden önce yerini bulmalı / belirlemeli yada sözünün belirlediği yerde durmayı göze almalıdır.

Bugün konuşacak olanlar; konuştuklarını, kendilerine dar edemeyecekleri yerden söylemeli ya da size dar gelmeyecek yerden konuşmaya başlamalısınız.

Yeriniz ve sözünüz varsa, ki; yeri olanın mutlaka sözü de vardır. Yere ve söze ihanet etmeden, sözünü söylemeli ve arkasında durmalıdır.

Fakat her sözü olanın yeri olmayabilir. İşte, yeri olmayan söz fitneden başka bir şey değildir. Söz ya bir yere sahip olmalıdır ya da (kendisine) bir yeri inşa etmelidir ki, fitne olmaktan kurtulsun.

Zaman gösteriyor ki;

Yerimizin ve sözümüzün olması konuşmamız için yeterli gerekçeyi oluşturmamaktadır. Konuşacaksanız yere dair bir kaygı, size dair bir saygı, söze dair şüphe içinde olmayacaksınız. Fitneyi ortadan kaldıracak söz; hesapsızca ve hesaplaşmayı göze alacak ilkelilikte olandır.

Konuşanlardan ve konuşulanlardan anlaşılıyor ki, gerçeklerle yüzleşmek yada gerçek dışılıklarla hesaplaşmak üzere değil, bir hesabı tutturmak üzere bütün bunlar yapılıyor.

Gerçekler nedir? Sorusunun burada yeri yok.

Konuşanların gerçeklere ne kadar sahip olup olmadığı, asla burada tartışma konusu değildir. Buranın konusu, hesabı olanların ve yaptıkları hesabın tutmasına yönelik konuşulmasıdır. Konuşmanın hedefi konuşulanların içeriği ve niteliğini de belirliyor.

Bir hesabın tutması için, o hesaba dair kaç tane etkin unsurun dikkate alınması gerektiğini düşündüğümüzde; hesabı tutturacak olan sözün ne kadar eğilip büküleceğini / söze dair bütün niteliklerini bir bir yitireceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bugün yaşanılan / söze yaşatılanlar tam da budur.

Hesaplaşmak, o her ne ise, gerçeklere ulaşmak gibi bir erdemliliği seçtiğinde gerçekleşecektir.

Seçmek bir irade işidir ve hesaplaşmak için seçtiklerin uğrunda mücadele etmeyi gerektirir.

Seçmek, mücadeleye adanmaktır.

İşte bugün sahip olunması gereken tek gerçek, hesaplaşmanın mücadelesini verebilmektir.

Yeri ve sözü olanlar; yerin haysiyeti, sözün onuru için bu gerçeklikten asla kaçmamalıdır.

Kaçtığınızda; bugün olduğu gibi sığındığımız yer, kaçtıklarınızın gazabından başka bir yer olmayacaktır.Kaçtıklarımız çoğalarak hayatı kuşatırken, kaçtıklarımızın tahakküm ettiği zamanları bize yaşatmaktadır. Kaçtıklarımız  / kaçtığınız şey aslında kaçamadığınızdır. Kaçamadıklarınız aslında sığındıklarınızdır. Bugün sığındığımız yerin gazabını tadıyor, fitnesiyle fitneleniyoruz.

Kaçmanın bugün tarifsiz bir tutsaklık olduğunu anlıyoruz. Yersiz ve sözsüz kalışımızın sebebi, dün tanımlayamadığımız kaçışımızın bizi gayya kuyusuna düşürmesinden başka bir şey değildir. Kaçtığımız şeylerin bugün nasıl bir veba gibi yayılarak tüm toplumu hastalandırdığını görüyoruz.

Kahredici bir karantina içinde kaldık.

Beyinleri felçleştiren havayı solumak zorunda kalıyoruz.

Psikolojik, ideolojik, politik ve hizipçi baskılar altında bulunan halklar bir an önce bu duygusal ve zihinsel travmadan çıkarak; akılcı, gerçekçi çözümlere yönelmelidir.

Ahlaksız değerlendirmeler, akılla ilişkisiz yorumlar, vicdansız eylem biçimleri, hiçbir değer içermeyen düşünüş ve davranış tarzları sergileniyor. Toplumun ruhu tahrip edilmekte, çıkarlar uğruna tüm gerçeklikler utanmazca çarpıtılmaktadır ''. Statükocu düzenler, içinde bulundukları tavırlarla; tükenişlerinin ve çöküşlerinin hırçınlığını sergilemekteler, toplumsalın mahremiyetine tecavüz ederek.

Gizemli din algısıyla nesneleştirilen yığınlar, güdümleniyor ve denetim altına alınıyor. Toplum (yığınlar) bilinciyle hareket edemiyor. “Siyasal örneği bulunmayan tavırlar, tarihsel tecrübelerde benzeri görülmeyen uygulamalar, aidiyetleri yaralayıcı ve imha edici çok yüzlülükler, terbiyeden yoksun davranışlar ve dil kullanılıyor.’’ Siyasi ve ekonomik ihtilafların din üzerinden konuşulması ve Müslüman halkların yürütülen bu mücadelenin aracı olarak kullanılması, vicdan sahibi insanlara utanç verici zamanları yaşatmaktadır.

Hayatın ruhunu kirleten varoluşlara, yalana / yanlışa ve ideolojik dayatmalara direnmek insan onurunun ve erdeminin doğal gereğidir. ''Erdemli insanlar, erdemli topluluklar, erdemli eylemlerde bulunmazlarsa, kötülere ve kötülüklere mahkum olurlar.''

Oysa kaçmasaydık.

Yürüseydik; üzerine yürünmesi gereken her ne varsa, bugünleri tohumlayan zamanları engelleyebilirdik.

Köhneleşmiş kalıpları...

Sömürgeci yapıları.....

Reddedebilseydik…..

Uyuşturucu / uyutucu, hamaset ve keramet dinletilerinin; toplumun algısını körleştiren, yığınlaştıran ve teslim alan etkisini kırabilirdik.

İnancımıza ait dünyamızı kurabilirdik.

Ama yapamadık.

Şimdi ortada can yakıcı gerçek olarak, "yozlaşmış bir din ve dindarlığı / düşüncesiz, tefekkürsüz yaşam biçimleri / soysuz dünya görüşleri ve ruhsuz müntesiplerinin işgali altında’’ bir yaşamla karşı karşıyayız.

İdeolojik körleşme, düşünsel donukluk ve bağnazlık, zihinleri çölleştiren önyargı; bütün gönül iklimlerini kuraklaştırarak, hayatı çölleştirmekte; değer sahibi insanları vahası olmayan bir hayata mahkum olmaya zorlamaktadır.

Bugün sadece konuşuluyor.

Dudaktan çıkan sözün varacağı yer kulak kepçesidir; yürekten çıkan sözün varıp duracağı yerse muhatabın yüreği olacağı'' hikmeti aklımıza gelmemektedir.

Hiç düşünülmüyor.

Düşünülmediği için de görülmüyor.

Hiç düşünmeden bu kadar çok konuşmanın nasıl sonuçlar ortaya çıkardığı görülmüyor.

İyiye ve iyiliğe dair ne varsa imha ediliyor.

Tarihte görülmemiş belki de görülmeyecek bir toplumsal akıl tutulması yaşanıyor.

İdeolojik hurafelerin insanları, nasıl insanlıktan çıkardığı görülemiyor.

Despotik, hurafeci yapıların, ahlaka ait olan üzerinden toplumsala nasıl gazaplandıkları görülemiyor. Bu yapıların maddi / ekonomik değer ölçütleri dışında tüm ölçütlerin ayaklar altına alınmasında bir sakınca görmediği(ni) görülemiyor.

Çıkarların dünyasına hizmet edenlerin, sinelerinde sakladıkları; lanetlediklerinden belli olduğu görülemiyor.

Bir inanç iddiasında teslim olanların, “İslam'ın dünya görüşüne bağlanmaktan çok; içerisinde bulundukları akımların / eğilimlerin / örgütlerin / partilerin görüşlerine bağlandıkları,’’ aziz İslam'ın ikliminde yeşermedikleri gösterdikleri ideolojik şiddetten belli olmaktadır.

Toplumsalın bütünlüğünde ve algısında büyük yarıklar oluştu; konuşulan dil yarıkları genişleterek, insanları insanlıkta birleştirecek köprülerin bir daha kurulamayacağı kadar büyütmektedir.

Hesaplaşma ile hesaplarımız arasındaki çelişkiler bizi bugünkü duruma getirdi.

Hesaplaşırken, tutturulacak bir tek hesabın olduğunu aklımızdan / gönlümüzden çıkarmadan yapmalıydık.

Bizim için tutturulacak bir tek hesap vardır.

Ahiret hesabı.

Bu hesabı tutturmanın da bir tek yolu vardır:

'' Rahmanın ülkesi olan ruhumuzun yeniden yeryüzüne uyanması, her birimizin ilahi ahlakın berrak sularına inmesiyle mümkün olabilir.''

"Çıkarcılık, kimliksizlik ve kimlik bunalımı, merhametsizlik, sevgisizlik, saygısızlık, erdemsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, insani iklimleri çölleştirirken; manevi, ahlaki, kültürel ve siyasal kargaşa derinleşirken;’’ hakikatin bilgisi ahlaksız bir temel üzerinden tüketilmektedir.

Aklımızın, bilincimizin, algımızın, ruhumuzun, sevgimizin, umutlarımızın, duyarlılıklarımızın, kişiliklerimizin; şahit olduğumuz tarihin ve zamanın kirletilmesine izin vermemeliyiz.

Düşünmeyi yok eden yapıların, insanlığı ve insani olanı nasıl yok ettiğini; toplumsalın uyanması gereken tek gerçek olarak, nesneleştirilmiş halkların hafızasına taşımalıyız.

Bunun için:

Çölde konuşmaktan ve çölleştirici dil ve üsluptan vazgeçmeliyiz.

İnsanlığın bilincine / kalbine / vicdanına ulaşabilecek söz sahibi olmalıyız.

Yerini inşa edemeyen / sahibini özneleştirmeyen / ruhları özgürleştirmeyen / toplumsal iklimi yeşertmeyen sözü söylememeliyiz.

Kimse durduğu yerden konuşmuyor. Konuşanlar; konuştuklarıyla, durduğu yer hakkında bilgi sızdırmamaya çalışıyor.

Durduğumuz yerden konuşmayacaksak / konuşamayacaksak; susmalıyız. Konuştuğumuz yerde duramayacaksak, yerin ve sözün izzeti için / iffeti için konuşmamalıyız.

Konuşulanlardan ise, konuşulması gerekene dair bir iz, konuşulacak zeminin ahlaklılığına ait deliller bulunmuyor.

Bugün konuşulanlar; dün ve dünden önce konuşulmamışsa, bugün konuştuklarımız, geçmişte konuşmadıklarımız fakat konuşmamız gerekenler değildir. Bugün konuşanlar dün konuşması gerekenleri bugün, aynı anlamlılık içinde mi konuşuyorlar.?

Dün, dünde kalmış, bugün dünden gelenler konuşuluyorsa, dün konuştuklarımız bize ait olanlar değilmiş demektir.

Bugün konuştuklarımız dünden getirdiklerimiz mi?

Selam ve dua ile

Yorumlar

0 onaylı yorum

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.

Yorumlar panel onayından sonra yayınlanır.