Tek tip besinle beslenen bünyelerde bağışıklık sistemi zayıf olur. Bünye dışarıdan gelen etkilerle baş edemez hale gelir, giderek güçsüzleşir ve dışarıdan gelen etkiler karşısında yenik düşer.
Yıllardır medyamız tek tik gıdalardan oluşturulan öğünlerle besliyor Türkiye'yi. Ya patlayan siyasi gündemin peşinden gidiyor herkes, ya bir skandalın ya da sporun hiç de sportif olmayan yüzü üzeriden. Oysa sadece skandallar krizler üzerinden değil 'kamusal iyilik' üzerine düşünen, analizlere ve gelecek okumalarında bulunan kalemlere ihtiyacımız var.
Bu kalemler niye kendisine yer bulamıyor?
Birincisi bu tür yazıları yazmak Başbakan bunu dedi ana muhalefet şunu dedi yavru muhalefet böyle bildirdi yazıları kadar kolay kotarılacak yazılar değildir.
İkincisi bu tür yazılar taş ve sopa niyetine karşı tarafın kalesine atılamayacağı için 'değerli' görülmez.
Üçüncüsü belki de en önemlisi bu tür yazıları yazması gerekenlerin üsluplarının fazla durağan ve ağır olmasından dolayı, okunup tartışılmasının hayatın hızı ile uyumlu hale bir türlü gelememesidir.
Bütün bunlara ilaveten, sosyal medyanın ortaya çıkmasıyla beraber yazarlara had bildiren şimdi bunun sırası mı diyen bir koronun baskın sesi özgür düşüncenin harflerinin bir araya gelmesini engelliyor.(Bu koroyu Medyasenfoni adlı romanımda yazdığımı geçerken söylemiş olayım.)
Değişimin hızlı olduğu dönemlerde toplumsal yozlaşmalar artar, eski değerler zamanın şartlarına göre güncellenilmesinde geç kalınır. Yeni şartlar ile uyumlu yeni değerler/ilkeler üretilemediği için şikâyet edilen durumun içinde önce zoraki bir şekilde yaşanılırken, giderek bundan iyisi Şam'da kayısı anlayışı ile kabullenmeye, sonra da canhıraş bir şekilde savunmaya evrilir durum.
Günü birlik siyasi çekişmeler üzerinden yazı yazanların sayısı arttıkça, bağırarak yazan yazarların sayısı da artıyor. Sabah akşam Türkiye'yi şiddet toplumu olduğu üzerinden eleştirenler, en şiddetli cümleleri kurar hale geliyor, ne ki kendisinin harfler kelimeler üzerinden şiddet üretmekte olduğunun farkında değil.
Hayatı anlamakta ve anlamlandırmakta zorlandıkça, ya köşemize çekilip duyarsız bir hal alıyoruz ya da bağırarak herkesi bastırmaya çalışıyoruz.
İçinde bulunduğumuz krizi aşmak için, hayatı sadece kısır siyasi çekişmeler üzerinden okuyan köşe yazarlarının, TV programlarının sayısının azalması gerekiyor.
Hızlı ve kötü şehirleşmenin her geçen etkisini daha acı bir şekilde hissettiğimiz şu dönemde, hiçbir gazetede sadece şehir üzerine yazan kalemlerin olmamasında bir tuhaflık yok mu?
Diğer taraftan etrafımızdaki ateş çemberi giderek daralırken dış politika cephesinden bünyesel duyarlılıklar üzerine eğilmesi gereken makalelere ihtiyacımız var. Allah muhafaza,'geleceğe' varamadan hortlamış bir geçmiş ile başa çıkmak zorunda olduğumuz günlerin içinde kalabiliriz.
Velhasıl akademiden medyaya, sivil toplumdan cami cemaatine kadar yediden yetmişe hepimizin kendimizi gözden geçirmesine ihtiyaç var.
İçine girdiğimiz dönemin farkında olan, değişimi anlamak için çaba sarf eden gelecek analizlerini geçmiş okumaları üzerine bina edecek bakış açılarına, 'Uzun yola hüküm giydim, mataramda tuzlu su' diyen gayreti ve azmi kendimize yol arkadaşı edinecek duyarlılık ve tutarlılığa ihtiyacımız var.
Yaşanmakta olan hayatı temsil eden medya analizlerine ihtiyacımız var.
Sorun şu ki yaşamıyor gibi yaşıyoruz.



Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.