Zaman bizde kaçınılmaz olarak silinmesi imkansız bir çok izler bırakıyor; buna karşılık bizim zamanın kalabalık gövdesine küçük bir çizik atabildiğimiz bile söylenemez.
Fani olduğunu bildiğimiz bir dünyada, unutulup gidecek olmayı bir türlü içine sindiremeyen insan... Her şeyin burada olup bittiğine inanmaktan kendimizi bir türlü alamıyoruz.
Kitaplıklar geçmişte yaşamış insanların hatıralarıyla dolu... Öldükten sonra bile anlaşılmayı tutkuyla istemekten vazgeçemiyor nedense insanlar...
İçindeki hayatların çoktan sönüp gittiği o eski fotoğraflar ne kadar öksüz!
Hiç bitmeyeceğini sandığımız günlerin içinden gülümsediğimiz bu yeni fotoğraflarsa ne kadar müsait eskimeye!
Çektirdikleri ve yakınlarına hediye ettikleri fotoğrafların altına, arkasına, güzelim el yazılarıyla 'Bu cansız hatıramı...' diye başlayan duygu dolu ifadeler yazarmış eskiler. Hem fotoğrafın insanın kendisi olmadığına ve hem de bu dondurulmuş anın nihayetinde unutulup gideceğine vurgu... Bir nevi derin halk bilgeliği, bir nevi ikili sıkıştırma...
Sürekli mutluluk gibi bir şey gerçekten olsaydı; fotoğrafçıların deklanşöre basmadan önce ısrarla 'Gülümseyin, çekiyorum!' demesine gerek kalmazdı.
Fotoğraflarımıza bakan, şu hayatı gerçekten dolu dolu yaşadığımızı sanacak!
Nerede aşkından sermest olmuş bir sarmaşık görsem, kendimi yersiz ve yurtsuz hissediyorum.
Bu Aşık Hüdai attı mı fena vuruyor: 'Ey erenler yine bozuldu bendim/Manalar dilimden ayrı duruyor/Aşkın ateşine yandıkça yandım/Dumanım külümden ayrı duruyor'
Bazı infazlar yakıcı kelimelerle...
Bizim konuşup durduklarımız hakkında hiçbir şey söylemeyen insanlardan daha tedirgin edici çok az şey var dünyada.



Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.