Veysel Ocak
Veysel OcakYazar

Hukuku insandan nasıl kurtaracağız?

Günübirlik düşünme alışkanlıklarına olan meylimiz, toplumsal hafızamızın sandığımızdan çok daha fazla zayıfladığının alameti... Kendi özel hikayelerimizin yanı sıra bir de büyük hikaye olduğunu, bu büyük hikayenin bu topraklarda asırlardır devam ettiğini unutmuş durumdayız. Son asrın baş döndürücü hızı, ülkenin son birkaç kuşağını birbirinden tamamen bihaber hale getirdi adeta. Aynı kavramları kullanmaya devam ediyor olsak bile, farklı şeyleri kastediyoruz. Herkes kendine özgü bir bağlantı, bir mensubiyet ilişkisi kuruyor kavramlarla. O kavramlar sıradan kavramlar değil oysa, onlar bizim ortak değerlerimiz... Ya da öyleydi.

Türkiye'nin farklı kuşakları birbirini göremiyor, anlayamıyor, aynı dilden konuşamıyor artık. İnsanlarımızın büyük bir kısmının ülkesini çok sevdiğine emin olabiliriz. Ama 'ülke' deyince aynı şeyi mi kastediyoruz? Öyle olmadığı anlaşılıyor. Bu durumda, ülkemize karşı beslediğimiz sevgi de aynı hedefe yönelmiş olmuyor tam olarak. Bu farklılıklar, eğer sevme biçimlerimizi bir başkalarına dayatma aşırılığına kadar varmıyorsa, tolere edilir uyuşmazlıklar olarak kalıyor. Aksi halde, kendi ülke sevgilerimizle birbirimizi dövme noktasına kadar vardırabiliyoruz işi.

Birbirimizden ayrıldığımız ve sık sık zıt kutuplara düştüğümüz kavramlardan biri de hukuk kavramı... Hukukun bütün idraklerde berrak bir tarifinin, şaşmaz bir ölçüsünün olması gerekiyor. Eski insan, hukukun yegane mümkün kaynağı olarak ilahi/tanrısal olanı görüyor; adalete ancak, yanılmasına imkan olmayan 'aşkın otorite'ye teslimiyetle ulaşılabileceğine inanıyordu. Yeni zamanlarda bu anlayış yerini insan aklı ve kapasitesinin üreteceği objektif adalet kriterlerine bıraktı. Bu tabiatı gereği teorik bir hedefti, teorinin herkesi ikna eden bir pratiğe dönüştürülmesi gerekiyordu. Ama bunca zaman sonra açık seçik görüldüğü üzere, herkesi ikna edecek bir sonuca oluşmak pek de mümkün olmadı. İnsan, yaşadığı hikayeden, kişisel hususiyetlerinden, tabii sınırlarından ari değildi ve ister istemez sübjektif değerlere sahipti. Neyin hukuki olduğu, neyin olmadığı konusunda bütün topluma teşmil edebileceğiniz bir hukuk algısına ve inancına ulaşmanız mümkün olmuyordu, olamıyordu.

Bugün birçok modern toplumda, ülkesini birbirinden farklı seven ve adaletin tesisi için farklı yollar, hassasiyetler öneren çeşitli gruplar birbiriyle çatışıyor. Kağıt üstündeki teoriye göre, ülke sevgilerinin ve hukuka inançlarının onları bir arada mutlu kılması gerekiyordu oysa. Aksine çatıştılar, karşı karşıya geldiler, kavgaya tutuştular. İnsan aklının, her vasatta varlığını sürdüren zafiyetleri var çünkü, bu bizi aynı seküler doğruda buluşmaktan alıkoyuyor.

Hayatımızın en mahrem köşelerine kadar bizi izleyen, sözlerimizi dinleyen, kişiliklerimizi didikleyen, ayıplarımızı arayan, bizi insani defolarımızla vurmaya, köleleştirmeye, mecburiyetlere sevketmeye çalışan yeni bir kabusa uyanmış durumdayız ve birileri bunun adına hukuk diyor. İnsanın hukukunu çiğneyerek hükmünü yürütmeye azmeden bir hukuk!

Kanun ezberleyerek hukuk metinlerine vukufiyet kazanabiliyor insan. Ama bu yolla hukukun tesis edilemediği de aşikar. İnsan, suçlara karşı tedbir olsun diye kanunlar üretebiliyor ama o suçları insanın içinden çıkarıp atamıyor.

Yorumlar

0 onaylı yorum

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.

Yorumlar panel onayından sonra yayınlanır.