Veysel Ocak
Veysel OcakYazar

İlmi, Düşünsel Süreç ve Dil

Görünüşte pek ilişki görünmeyen bu iki alan, realitede önemli ölçüde bir biriyle ilişkili olan, birbirini tamamlayan ve etkileyen süçlerdir. Tarih boyunca ortaya çıkmış, toplumların düşün ve zihin rotalarını değiştiren büyük eserler tam olarak bir dil birlikteliğinin sonucu olarak ortaya çıkmışlardır.

Bu argümanımı savunma bağlamında Batı Düşünce geleneğine bakılması ve bu bağlamda kendi düşün dünyamıza geri dönmemiz kanımca ufuk açıcı olacaktır. Dil aynılığının ve devamlılığının Batı felsefe, bilim ve düşün dünyasında ne kadar etkili olduğunu Antik-Yunan felsefe eserlerine bakıldığında görülüceği açıktır. Platon, Aristoteles ve diğer ilim ve fen sahiplerinin bu dil birlikteliğinden önemli düzeyde faydalandıkları görülecektir. Platon’nun Symposion - Şölen, Diyaloğlar, Kriton ya da Görev Üstüne, Devlet, Sokrates’in Savunvası, Minos-Epinomisve diğer yapıtları hiç şüphesiz Sokretes ile yaptığı ikili diyaloğlardan vücut bulmuş ve Platon’nun düşünce aleminin oluşmasına bu dil aynılığı ve birlikteliği oldukça önemli bir katkı yapmıştır.

Aynı şekilde Aristoteles’in Politika, Atinalıların Devleti, Gökyüzü Üzerine, Hayvanların Hareketleri Üzerine, Ruh Üzerineve diğer önemli eserleri çok net şekilde Platon ve Sokrates’in diyaloğlarını ya aynı tezleri ya da anti-tezleri barındırdıkları görülecektir. Antik Yunan site devletinde hal böyleyken Latince olarak bildiğimiz dil Yunanlılar yıkıldıktan sonra da Roma İmparatorluğu’nda resmi dil olarak hayatiyet bulmuştur.

 Roma İmparatorluğu döneminde felsefi düşünce ve ilimi arayış Yunan sitede devletinde olduğu kadar derin ve geniş bir havzaya sahip değildi. Daha çok siyasi ve hukuki sistemin üzerine bina edilmiş sosyo-politik bir yapı ihtiva eden Roma, gene de felsefi ve düşünsel açından --Yunan düşün mirası üzerine kurulu olan yani dil devalılığı—önemli sayılan filozoflar çıkarmıştır. Bunların en önemlileri Cicero (onu Ölüme Övgü, Kader Üzerine, Dosluk ve Yaşlılık, Tanrıların Doğası vb., eserleri), Annaeus Seneca, Epiktetos ve  İmparator Marcus Aurelius’ tur. Fakat şunu belirtmek gerek Yunan side devlet’inde ve Roma’da dil Latince idi, yani diğer bir değişle aynı kavram, kelime, cümle ve düşünce dünyasından faklı zamanlarda ve yerlerde beslenen bir gelenekten basediyorum. Diğer bir değişle Roma antik-Yunan felsefe birikimini tevarüs etmiştir.

Durum aslında Orta Çağ(400-1200) ve Yakın Çağ(1200-1900) dediğimiz dönemlerde  de farklı değildir. 14. yüzyılda matbaanın gelişmesi ve yeni bir burjuva sınıfının elinde gelişen ticari imkanlarla kitap yaygınlaşmış ve Latince’nin tekelini kırmıştır. Bu sürecin sonunda milli diller ve devletler diye adlandırdığımız siyasi ve  sosyal değişim ve dönüşümler yaşanmıştır. Fakat, hiç bir vakit Latince ile olan bağ koparılmamış ve terk edilmemiştir. Unutmayalım ki, Rönesans, Reform, Bilim Devrimi ve şimdi Global dönem olarak adlandırdığımız düşünce kırılmaları Lantice dilinin bir gelenek şeklinde geçmiş bilgi birikimini bugüne taşımasıyla alakalıdır. Her nekadar Avrupa’da her devlet kendi ulus kimliğine dayalı bir milli dile sahipse aynı şekilde ilk okuldan başlanarak Lantince dilini öğretme yoluyla o kadim bilgiyi gelecek nesillere aktarmaktadır.

Batı düşün düyasının son 500  yılına damgasını vurmuş kavram, yöntem ve düşün methodları ve  entellektüel birikimi bu dil birliğinden kaynaklanmıştır. Yani Sokrates’ten başlayan Ralws ile biten geleneğin temelinde yatan en önemli faktörlerden biri Latince’dir.

Batı dünyasında hal söyle iken aslında Doğu’da özellikle Emeviler,  Abbasiler, Eyyübiler, Selçuklular, Osmanlılar ve  son olarak Türkiye ile bu gelenek devem ettirilmeye çalışılmıştır. Geçmişin görkemli ve kadim olan düşün yapılarına yapılan vurgular tamda ortak dilin inşaa ettiği geleneği bir tezahürüdür. Osmanlının son dönemlerinde(1840-1900) yapılan kısmi sadeleştirme ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında(1925-1950) yapılan köklü dil reformu bu geleneğin sağlıklı bir şekilde tevarüs (aktarımını) akim bırakmıştır. Son 200 yıldır dünya çapında söz söyleyecek bir ilim ve fen adamının çıkmayışı gözlemlemekteyiz, diğer taraftan nadir olarak çıkan bir kaç kişini bu kadim gecmişle bağ kurarak bunu gercekleştirdikleri bilinmektedir. Farklı disiplinlerden olan ve son 100 yıllık düşün hayatına damga vuran düşünürler Halil İnalcık, Şerif Mardin, Hilmi Z. Ülken, ve diğerleri özellikle bir kaç Doğu dilini Batı dilleriyle harmanlayarak bu geleneği sürdürebilmişlerdir.

Burdaki amacım milliyetçi ve şovanist bir söylem ile belli bir dile bağlı kalmak ile alakalı bir vurgu değildir, onu aşan bir amaçtan bahsetmek istiyorum. Zaten hali hazırda 19. Yüzyıldan itibaren gerek uluslarası sistemin gerekse tarihsel olayların sonucu neredeyse her ülkenin kendine ait bir milli dili bulunmaktadır. Ancak ifade etmek istediğim nokta isanlığın fikirsel ve zihni olarak durma noktasında geldiği bu dönemde Doğu medeniyetinin kadim, değerli ve derin felsefi birikiminden bir kaç dili öğrenerek faydalanmak hem Türkiye özelinde hem de uluslarası çapta çok anlamlı ve ufuk açıcı bir yürüyüşün başlatılması ile ilgilidir.

Bu bakımdan, bize geçmişin derin dehlizleride kalmış hazineleri çıkarma fırsatı verecek, bu hazileri bu günün ilim ve felsefe birikimiyle yeniden yoğurmamıza yadımcı olacak Osmalıca, Arapça, Farsça ve tabiki İngilize gibi dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi hayati bir öneme sahiptir. Unutmamak gerek ki, tarih boyunca medeniyetler inşaa etmiş, toplumlara cansuyu olmuş ve felsefi, ilmi ve ahlaki bir tasavvur sahibi büyük yürüyüşler –gerek bir düşünce adamı gerekse bir topluluk tarafından yönlendirilmiş olsun—farklı havzalarda ortaya çıkmış farklı düşünceleri farklı dilleri bir araya getirerek  meydana gelmişlerdir.

 

Yorumlar

0 onaylı yorum

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.

Yorumlar panel onayından sonra yayınlanır.