'Mal canın yongasıdır' derler; doğru sözdür; bu yüzden olmalıdır ki, canı korumayı ilke edinen İslam, diğer bazı değerler yanında, helal yoldan kazanılmış ve üzerine yüklenen zekat, vergi, karz-ı hasen gibi borçları da ödenmiş malı korumayı maksatlardan biri kılmıştır.
Malın çeşitlerine göre kayıp ve zarara uğrama ihtimalleri değişik olmakla beraber üründen haneye kadar her malın zarara uğraması veya tamamen kaybedilmesi riski vardır. Böyle bir zarar gerçekleştiğinde maruz kalanın altından kalkması, daha önce alıştığı meşru hayatı devam ettirmesi mümkün olmayabilir. İşte bu yüzden milattan önceki iki binli yıllardan beri insanlar, mal kaybı riskine karşı tedbirler düşünmüşler, sigorta da bunlardan bir olarak ortaya çıkmıştır.
Özellikle kapitalist düşünce 'sinekten yağ çıkarma' peşinde olduğu için insanların bu hassasiyet ve ihtiyaçlarını da kazanca çevirmenin yolunu bulmuş ve dünyada yaygın olan 'ticari veya primli sigorta' şeklini icad etmiştir. Bu şekil sigortayı genellikle şirketler yürütür, malını sigorta ettirmek isteyenden yıllık prim tahsil eder, bu primler sigorta şirketinin malı olur, prim ödeyen sigortalıya da, sigorta konusu malı zarara uğrarsa onu telafi etmeyi taahhüt eder. İhtimal gerçekleşmezse sigortalının parası yanar, sigortacı -reassürans şirketleri vasıtasıyla işi garantiye aldığı için- hemen daima kazanır ve bu zincir böylece devam eder gider.
İslam bu ihtiyacın bir kazanç vasıtası olmasına razı olmamış, karşılıklı yardımlaşma ve teberru (bağış) yoluyla ihtiyacın karşılanmasını tercih etmiştir.



Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.