8 Mart dolayısıyla kadınlara özel indirimler vardı her yerde. Cep telefonlarının mesajları hiç susmadı. 'Kadın'ları tüketim ayininin içine davet etti üç gün üç gece. Kadınsan tüketeceksin. Kadın! Hangi kadın? Kadın deyince malum akla sadece genç güzel ve zengin olanlar geliyor. Fakir, engelli kadınlar 'Kadınlar Günü' kapsamına dâhil edilmiyor. Kutlanan gün 'emekçi kadınlar' için düzenlenmişti, lakin kapitalizmin tüketim kodları tarafında işgal edildi epey bir zamandır.
Keşke bir günlüğüne de olsa kadınlar 'başarı hikâyesi'nin yeni öznesi olarak değil de, her şeye rağmen hayata tutunma sevinçleri ile yer alabilse kalbimizde, zihnimizde.
Şikago'ya ilk adım attığımda ne çok engelli var bu şehirde diye düşünmüştüm. Birkaç dakika sürdü bu düşüncem. Bizim engellilerimiz henüz sokağa çıkacak kadar özgür olmadığı içindi bendeki ilk şaşkınlık.(Yerel seçimlere hazırlanırken tam da bu konuları yazıyor, tartışıyor olacağımızı sanıyordum...)
Yıldız Ramazanoğlu'nun 'Çiçekli Boşluk' isimli dumanı üstünde yeni öykü kitabında yer alan 'Behice'nin Akülü Arabası'nı, içimizde çapaksız bir duyarlılık alanını koruyabilmek adına dikkatinize sunuyorum.
Buyurun:
Behice'nin Akülü Arabası
'Yeşil ışık yanar yanmaz kalabalığın arasından sıyrıldı tekerlekler.
Hafiften yalpalasa da yolu dümdüz kat etti siyah
koltuk. Sürücünün dore rengi eşarbı uçuşuyordu yayaların
arasında. Eşarbın üzerinde irili ufaklı Eyfel Kulesi resimleri
vardı. Yürüyen akülü koltuğu ciddiyetle kullanan Behice'nin
yaşı hiç belli olmuyordu, bir yanı on yedi bir yanı elli. Yardım
için hamle yapanları başını iki yana sallayarak nazikçe
reddettikten sonra; kaldırımın sıfırlandığı yere ustaca bir
manevrayla geçip yayaların arasına karışıverdi. Araçta bir
tek çizik yoktu doğrusu, bir yardım kuruluşunun himmetiyle
sıfır koltukla yoluna çıkmış bir kadın. Son sürat caddeyi geçmeye
başladı. İnsanlara çarpmamak için 'Lütfen! Pardon!'
diyordu ama bir desteğe mahal bırakmamak için kimsenin
yüzüne bakmadan.
Bulvarda U virajını alırkenki mahareti yüzünden içi içine
sığmadı. Aynaya bakıp harikayım diye düşündüğü ânın,
caddeye vurumuydu yaşadığı. Evden fersah fersah uzaktaki
belediyeye geldiğinde beyaz masayı sordu. Mahallesinde arabaların
akülü araç yollarına gaddarca park ettiği noktaları
bir bir yazdırdı. Yılları tekerlekli arabasını gönüllü gönülsüz
itekleyecek refakatçilerin yolunu gözlemekle geçmişti. Biri
eşlik ediyorsa ne yöne sürerse o yöne gidersiniz. Uzun yıllar
dışarı çıkamamış biri olarak bu bile olağanüstüydü, nankörlüğün
lüzumu yoktu doğrusu.
Bir kez çıkınca daha fazla özgürlüğün peşine düşmekten
kendini alıkoyabilseydi, ne mümkün. Bir zamanlar hiç dışarı
çıkamadığını hatırlamaz olur, koltuğu içi iyilikle dolu
biri tarafından sürüldükçe görmek istediğim her şey öte tarafta
kaldı duygusu peşini bırakmazdı. İçten içe biriken kin
ve minnetin ağulu ağırlığıyla iyi insanları uzaklaştırmıştı yanından.
Şimdi özgürlüğün, işlerini görebilmenin, tek başınalığın,
sokakların, caddelerin, vitrinlerin, hay huydan her göze görünmeyen
metropol kuşlarının, kaldırımların, trafikten konuşabilmenin,
şehir hakkında ileri sürülecek fikirlere sahip
olmanın tadını çıkarma zamanı.
Haliyle göz hizasına takılanlar şehrin gözden kaçan acayipleri
oluyordu. Açık hava arabasında her şeyin cismine dokunabilirdi
geçerken. Etrafa dağılmış başıboş çöpler, araba
park etmesin diye esnafın çirkin taş saksılara ektiği solmuş
çiçekler, pahalı elbiselerin üzerine takılan alelade kemerler,
bir punduna getirip eliyle kasten kadına değerek geçen
adamlar, paltolardaki gözden kaçan lekeler, kaçık çoraplar,
sahibinden bigâne yerleri süpüren atkılar, gel beni
al diye cepten taşmış cüzdanlar, adamların arka ceplerinde
eğilip bükülmüş, kırılmış taraklar, plaka yerinde bembeyaz
ya da simsiyah boşluk olan hayalet araçlar, akülü araçlardaki
insanların gözüne girecek şekilde camdan çıkmış borular
taşıyan, kanun namına durdurulması gereken ama sadece
Behice'yi ilgilendiren kamyonetler, hızdan kim olduğunu
unutmuş kentliler.
Sonra birden parkın yosun tutmuş havuzundan zıplayan
bir kurbağayla karşılaştı Behice, kimseye aldırmadan heyecanla
seslendi ona. 'Vırak!' diye çığırıyor, haykırıyor ve bir
şeyler anlatmaya çalışıyordu. Onu akülü aracıyla yakalayıp
suya yollamaktı niyeti. Etrafta korkup çığlık atan kadınları
görünce başına bir kaza gelmesinden korkmuştu. Kurbağanın
bir hikâyesi olduğunu bilmeyen, görüntüsünün ötesine
geçemeyen insanlar. Behice'ye kulak vermesi görülmeye değerdi,
pörtlek gözleriyle bariz bir dinleme. Hayret makamında
bakıyordu onu öpmesini umduğu kadına. Behice ellerini
uzattı, belden aşağısına ihtiyacı yoktu kurbağaya uzanmak
için. Yüzünde zalim bir gülümseme, kurbağaya doğru çamurlu
ayakkabısıyla hamle yapan adamın üstüne sürüverdi
akülü aracını.'
Günün hızından dikkatinizden kaçar belki diye tekrarlayayım, biraz önce okuduğunuz öykü Yıldız Ramazonlu'nun Çiçekli Boşluk adlı yeni öykü kitabında yer alıyor. Kitabın içindeki bütün öyküler tam da 'Şimdi'yi, tam da 'burayı' tam da 'olamadığımız' olmaya çalıştığımız halleri merkeze alıyor.



Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.