Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Osmanlı modernleşme veya batılılaşma hareketi ‘bilgi-güç’ dinamiğinin bozulmasının sonucudur. Bilgi temelinde meydana gelen yetersizlikler güç dengesi bozmuştur. Yani, nihayetinde teknik ve askeri yetersizlik hisseden İmparatorluk öncelikli olarak bu alanlara dönük hamlelerle bozulan bilgi dengesini Avrupa’ya öğrenci yollayarak, elçilikler açarak, eğitmenler getirterek giderme yoluna gitmiştir. Ancak bu bir on yılda ya da 50 yılda giderilecek bir açık değildir, doğal sonuç olarak bu bilgi yetersizliği güç yetersizliğine dönüştürmüş, modernleşme hareketlerinin önünü açmıştır. Modernleşme çabaları tam olarak bu dengenin yeniden kurulmasının ve konsolidite edilmesinin adıdır. Zaten Osmanlı devlet adamları ve entellektüel camiası da bu olguyu ‘bilgi-güç’ dinamiği içinde okumuş, bu yönde adım atmış ve reformlar yapmıştır.
Bu bağlamı göz önünde bulundurarak, yaşanan gelişmeleri okumak bize daha mantıklı ve kapsamlı bir analiz çerçevesi sunacaktır. Nihayetinde, öncelikle III. Selim, II. Mahmut, Abdülaziz ve son olarak II. Mahmut döneminde yaşanan Tanzimat, Reform fermanları, I. ve II. Meşrutiyet adımları tam olarak bir yaklaşımın bir sonucudur. Diğer bir değişle Osmanlı devlet adamları isteyerek bir reform hareketi başlatmamışlardır. Avrupa devletlerinin 15. ve 16. yy’larda başlayan bilgi temelli yürüyüşleri diğer toplumlara nazaran daha hızlı ev aktif bir şekilde meydana gelmiş, bunu sonucu olarak onları 19. yy’da bilgi’nin yegane kaynağı olarak görülmelerine yol açmıştır. 19. yy’da bilgi güce dönüşmüş ve Batı-dışı toplumarı dönüştürmeye başlamıştır. Bu eksende olan Osmanlı İmparatorluğu da bundan nasibini almış ve dönüşmeye başlamıştır. Kısacası, Osmanlı modernleşmesi Osmanlı İmparatorluğu’nu kaybettiği bilgi-güç dengesini tekraradan kurma çabasının adıdır.
Bu girişin ışığnda, şimdi genel hatlarıyla Osmanlı Modernleşmesi’nin serencamı tasvir edebiliriz. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde başlayan, daha sonra Cumhuriyet dönemi ve şuan Avrupa Birliği süreci ile güdeme gelen çok boyutlu ve katmanlı bir olgudur Batılılaşma. Toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik tüm kodlarımızı etkileyen bir süreç olan Batılılaşma Şerif Mardin tarafından şöyle izah edilmektedir ‘’...Batı Avrupa'nın toplumsal ve fikirsel bileşimini erişilmesi gereken bir hedef olarak gören yaklaşım. Bu görüş bazen ılımlı bir biçimde ortaya çıkmış, bazen çok köktenci-geleneksel kültür öğelerimizi eleştiren ve karşısına çıkan- boyutlar kazanmıştır. Ancak, sözcüğün kendisi daha çok Batı'yı her hususta örnek almak isteyenlerin yaklaşımını adlandırmak için kullanılmıştır’’[1]
Şükrü Hanioğlu ise Batılılaşma’yı şöyle ele almaktadır, Batılılaşma (Garplılaşma) kavramı, genel olarak Batı-dışı toplumların, özel olarak da Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Batı’nın gelişmişlik düzeyine ulaşabilmek için girişilen sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik hareketlerin tümünün adıdır. Ancak Osmanlılar'ın Batı'ya yönelişinin başlangıcından beri öncelikle askeri ve eğitim müesseselerini içine alan değişme, başkalaşma ve gelişmelere, bir taraftan sosyal olayların karakteri, diğer taraftan Osmanlı Devleti'nin tarihi özelliği ve coğrafi konumu dikkate alınarak birçok isim verilmiştir. Özellikle 18. yy’da başlayan teceddüd veya ıslahat olarak ifade edilen, daha sonra tanzimat hareketleri, asrilik, asrileşme gibi benzer kavramlarla tanımlanmaya çalışılmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde muasırlaşma, muasır medeniyet seviyesine ulaşma gibi ifadeler ile tanımlanmış, zaman zaman ise çağdaşlaşma kavramı da kullanılmıştır[2].
Aslında, bir çok yazar ve tarihçinin aksine, Osmanlı İmparatorluğu Batı ile olan ilişkilerini kesmemiştir. Sadece siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan kendini yeterli gördüğü yükselme döneminde Batı’yı faydalanılacak bir uygarlık olarak görmemiştir. Bundan dolayı 18. yy’a kadar Batı ile ilişkiler normal seyrinde devam etmiştir. ‘’Özellikle 18. yüzyıl, Osmanlı dünyasının Avrupa'yı ve Rusya'yı bazen nahif, bazen ustaca gözlemlediği bir dönemdi. Dahası bu gözlem ve mukayese artık yazıya ve tanıtıma konu olmuştu. Doğulular savaş meydanlarında, sonra ticarette yüz yüze geldikleri Avrupa'yı daha yoğun bir biçimde izlemeye başlamışlardı’’[3]. Bu dönemde tam olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun uluslararası arenada askeri, siyasi ve ekonomik yetersizliğinin ortaya çıktığı döneme tekabül etmektedir.
Fakat, Batı dünyasının 15. yy’da bilim ve teknoloji alanında attığı adımlar 18. yy’ın sonlarına doğru meyve vermiş, Batı-dışı toplumlarda olan değişim ve dönüşüm faaliyetleri Batı dünyasında oldukça hızlanmıştır. 18. yy’ın sonları ve 19. yy’ın tamamı sadece Batı medeniyetinin bilimsel, siyasal, ekonomik ve kültürel etkisi altında kalmamış, aynı zamanda onun epistemolojik etkisi altında girmiştir. Yani ‘’Avrupalılar dünyayı bilişsel(cognitive) hakimiyetleri altına aldılar’’[4] ve Batı-dışı toplumları gerek gönüllü gerekse zorla bu hakimiyet almaya çalıştılar. Aslında, Osmanlı modernleşmesi tamda bu noktada devreye girmiş, yarı gönüllü yarı zorlama bir refleks ile Osmanlı toplum ve devlet sistemine dahil olmuştur.
Askeri ve teknik olarak yetersiz kalan Osmanlı askeri kuvvetleri aslında modernleşme hareketinin fitilini ateşlemiştir. İlk reform adımları askeri ve teknik yetersizliği gidermek için atılmış, ancak bu yenilikler sosyal, kültürel, entellektüel hayat sirayet etmişlerdir. Yani varklıksal (ontological) bir savaşım veren Osmanlı İmparatorluğu 19. yy’ın nerdeyse tamamında bilgisel (epistemological) bir savaşım vermiştir. Mardin şunları söylemektedir, 18. Yüzyıl başlarında, Batı’nın askeri kurumlarının ve silah gücünün imparatorluğa nasıl getirileceği meselesi özellikle (1703-1730) III. Ahmet dönemi ve (1718-1730) Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa’nın zamanında dikkate alınmıştır[5]. Bunu ardından III. Selim döneminde (1789-1807) belli reform adımları atılmış fakat toplumdan , ulemadan ve yeniçerilerden gelen tepkiler ve isyanlar sonucu bu reformlar tam anlamıyla uygulanamamıştır.
Reformlar sonucunda ortaya çıkan yeni hayat tarzı ve bunu halktan uzak bir görüntü vermesi toplum tarafında olumsuz algılanmış ve toplumsal huzursuzluğun fitilini ateşlemiştir. ‘‘Bu yaşayış tarzını bir üst kesitin imtiyazı ve aynı zamanda mahalli kültürün kösteklenmesi olarak algılayan İstanbul'un alt ve orta sınıfları, devletin bu sırada ortaya çıkan zaafı karşısında yeniçerilerle ve sadrazamın düşmanlarıyla birleşerek ayaklanmışlardır (Patrona isyanı). Batıyla kurulan ilişkileri halkın yararlarının unutulması olarak değerlendiren, Osmanlı toplumunun içinden kaynaklanan bu itiş cumhuriyet devrine kadar sürecek olan Batılılaşma ile birlikte gelen bir etki-tepki mekanizmasının ilk örneğini teşkil eder. [Diğer örnekleri: Kabakçı İsyanı (1807), kısmen bir Nakşibendi şeyhinin teşvikiyle şekillenen Kuleli Vak ası (1859) ve 31 Mart (13 Nisan) 1909 Hareketi[6]. Reformların ilk safhası olarak nitelenen bu dönem Batılılaşma hareketinin sadece ilk parçasını temsil etmekti.
‘‘Batı'nın askeri kuruluşlarından örnek alma çabaları 1. Mahmud (1730-1754), I. Abdülhamid (1774-1789) ve özellikle III. Selim zamanında (1789-1807) hızlanmış fakat geleneksel Osmanlı kültürünün tepkisi ve geçimleri tehlikeye girenlerin birleşen akımlarıyla bir daha sekteye uğratılmıştır. Batı'da sürekli Osmanlı elçiliklerinin kurulması bu devreye rastlar. Avrupa'yla ilgili ilk sistematik değerlendirmeler, devamlı diplomatik ilişkilerin bir ürünü olarak Batı da görevlendirilen Osmanlı hariciye memurlarından gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu için Batı’nın genel bir "model" olarak kullanılmasına dayanan "düzeltme" (tanzimat) teklifleri de buradan kaynaklanmıştır[7].
Kısaca özetlemek gerekirse, Batılılaşma Osmanlı’dan başlayan Türkiye Cumhuriyeti’ninde hala varlığını en canlı biçimde sürdüren bir paradigmanın adıdır. Hala yaşadığımız kimlik krizleri, anlamı ve derinliği olan bir şahsiyet inşaa edememizin altında yatan en önemli kavramlardan biridir Batılılaşma. Bundan dolayı, 19. yy’lı ve onun entellektüel mirasını anlamaya yapacağımız her yolculuk bu gün var olan kronik problemleri anlamamızda değerli ve faydalı olacaktır.
[1] . Mardin, Şerif, (2013), ‘’Batıcılık’’, Türk Modernleşmesi, Y. Haz. Mümtaz’er Türköne/Tuncay Önder, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 9.
[2] . Hanioğlu, Şükrü, ‘’Batılılaşma’’, TVD İslam Ansiklopedisi, Cilt. 5, s. 148-152.
[3] . Ortaylı, İlber (2013), ‘’İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’’, İstanbul, Timaş Yayınları, s. 17.
[4] . Findley, Carter (1999), ‘’Ahmet Mithat Efendi Avrupa’da’’, çev., Ayşen Anadol, İstanbul, Türk Vakfı Yurt Yayınları, s. 1.
[5] . Mardin, s. 10.
[6] . A.e.g., s. 10.
[7] . A.e.g., s.11.


Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.