Bazen bir hüzün düşer göz bebeklerimize, umursamadıklarımızı hatırlatır bize ve unuttuklarımızı/unutulmuşları diriltir. Hatırladıkça güneş bir başka doğar hayatımıza/gökyüzü bir başka mavileşir, yağmur rahmet olur ve insanlığımız yeşerir.
Hatırladıkça; bir gözyaşı, ağlayanın yanaklarına değil, içimize akar ve bütün kirleri temizler; pınar olur çağlar.
Gurbet çökmüş bir gece gelir, yağmur ve şimşekli; güvendiğimiz, her şeyi unutturur ve sığınacak yegâne yeri hatırlatır bize. Gökyüzü kararır ve bulutlanır, içimizdeki karanlık yüzümüze vurur, gözyaşlarımızı akıtacak denizler ararız. Ağlarız ve yağmura karışır gözyaşlarımız, rahmet olur; çölleşmiş yüreğimizde/yüreklerde menekşeler açar.
Dirilişi anlarsın; bir tebessüm dokunur gözlerimize, içimizi sıkan ne varsa hafifler.
Zaman gelir; dostluklar kurulur, öfkesi dağlar deviren, kutlu zamanlar doğar; kardeşlikler yaşanır, sevgi ile birbirlerine cennet kesilen. Kırılgan zamanlar dokunduğunda bize, itinayla seçersin kelimeleri; bir kelebeğin tenine / kanadına dokunur gibi dokunursun ilişkilere.
Mekanlar olur:
Bir bebeğin kokusunu solur gibi solursun, kardeşliğimizle saf bağlayıp Alemlerin Rabbine yöneldiğimizde, kıbleden esen rüzgar; içimizi sıkan ne varsa alıp gider her nefeste ve yüreğimiz genişler.
Aslında ezanlar ne çok şey anlatır; endişeli hayat yaşayan insanlara, keşke kulak verebilseler. Her gün seher vakitlerinde yollara düştüklerinde, hep bir şeylere yetişmeye çalışmak yerine; namazın hayrına dair çağrıya yönelseler, keşke, gariban bakışlarını derin kuyulardan beraberce çıkarabileceğimizi bilseler/keşke bilebilsek.
Bazen bir tren ya da vapur sesi gurbette olduğunu hatırlatır; titreten bir yalnızlık sarar bedenini, gözyaşlarıyla ıslatacağı seccade arar insan.
İşte bunun gibi aşağıdaki yazı da çok şeyi anlatan yazılardan birisi;
Bazen bir bakış, bir söz yada bir davranış, bizim yıllarca anlayamadığımız yada gözden kaçırdığımız şeyleri bize hatırlatır.
Bazen bir geziden bir olaydan, onlarca kitabı okuyarak elde edemediğimiz / edemeyeceğimiz şeyleri öğrenebilir; önemsemediğimiz, fark edemediğimiz birçok şeyi bize hatırlatır, hatta gündemimize düşürdüğü o anlamlılığa şimdiye kadar neden bu şekilde bakmadığımıza hayıflanır dururuz. Aşağıya alıntıladığım gezi-anı yazısında; şimdiye kadar ihmal ettiğimiz, hep sonraya bıraktığımız, önceliklerimiz arasında sonraki sıralarda olan birçok önemli yapmamız gereken şeyi bulabilirsiniz.
Alıntıladığımız bu gezi-anı yazısına birçok yönden bakabilir ve pek çok önemli dersler çıkarabilirsiniz; baba evlat ilişkisi açısından bakabilir, karı koca ilişkileri açısından bakabilir ya da aile içi ilişkilerin nasıl olması gerektiğine dair güzel örnekler bulabilirsiniz. Ya da benim önemsediğim şekilde de bir anlama gerçekleştirebilirsiniz. Muhtemelen benim fark edemediğim birçok şeyi de siz bu yazıdan fark ederek dersler çıkarabilirsiniz.
Ben size, bu gezi-anı vasıtasıyla benim çok önemli bulduğum bir olguyu size yeniden hatırlatmak istiyorum.
Önce gezi-anı notlarını okuyalım:
VÜGARIN GÖZLERİ
'' Gece boyunca hiç kesilmeyen ağustos böceklerinin sesine karışan küçük bir çocuğun okuduğu ezan sesiyle uyandım. Mikrofonlardan duymaya alıştığım o mekanik seslere hiç benzemeyen bir yanı vardı. Yoksa sabah ezanları zaten etkileyicidir. Bir an ne olduğunu anlayamadım. Ama namaza çağrıldığım kesindi. Biraz sonra ev sahiplerinden biri yavaşça kapıdan bu çağrıyı bir kez daha bana iletti.
İçimde garip bir duyguyla hemen fırladım. Abdest almak için bahçeye çıkmak gerekiyordu. Yine ev sahiplerinden birinin eşliğinde dışarıya çıktık. Ortalık olması gereken o fıkhi aydınlıktaydı. Gözlerimde bu aydınlığın yeşille kucaklaşmış hali, kulaklarımda horoz sesleri, kuş sesleri ve çırçır böceklerinin sesleri, ayaklarında gece düşen çiğin etkisiyle ıslanan çimlerin nemiyle abdest aldım.
Bu ortamda zaten insan sadece abdest alabilirdi.
Biraz önce ezan okuyan on-onbir yaşlarındaki çocuk, bahçenin bir kenarında babasına imamlık yaparak namaz kılıyorlardı. Kadınlarla beraber terasta bu imamın cemaatine katıldık.
İşte, misafir olarak bulunduğum küçük bir Azeri köyündeki bu evde gün böyle başlıyordu.
Her sabah ezan okuyarak günü başlatmak bir çocuk için nasıl bir şeydi acaba?Namazdan sonra herkes işine koyuldu. Anne Nazmiye Hanım ve kızları bir yandan kahvaltı hazırlarken, diğer yandan ev işlerine başladılar. Ata (baba)ları ise birazdan başlayacak yakıcı sıcağın etkisiyle kurumaları için, gece toplayarak çiğden ıslanmamaları için üzerlerini kapattığı otları yayıyordu. O küçük çocuk ise bir taşın üzerine oturdu ve bir saat sonra bahçenin hemen yanındaki mescitte hocasına okuyacağı Kur'an dersine çalışmaya başladı. Fakat Ata'sı sürekli uyarıyordu.
- Yüksek sesle oku, bağır Vügar. Ben duyamıyorum!
Namazlarda neden Vügar'ın Ata'sına imamlık yaptığını anlamamıştım.
Sonra fark ettim ki Ata (baba)sı Kur'an-ı Kerimi alfabesinden okuyabiliyordu. Vügar ise Arapça okumayı öğrenmişti. Bu yüzden atası onu kendisine imam yapmıştı.
Yakıcı öğlen sıcağında daha çok meyve ve hafif yiyeceklerden oluşan sofra hazırlandı. Vügar'ın mescitten gelmesini beklemeye başladık. Vügar gelmeden Ata yemek yemez. Ata başlamadan da kızları ve hanımı yemezler. Bu arada beş-altı adam kapıdan kendisiyle görüşmek için atadan izin istediler. Zaten misafirperver olan ata, güler yüzle kapıya gidip, selamlarını aldı ve onları bahçede oturduğu masasına davet etti.
Biraz sonra adamların, atanın satmayı düşündüğü hayvanlara bakmak için geldikleri anlaşıldı. Ancak ata huzursuzdu. Sanki onları oyalamaya çalışıyordu. Oysaki adamlar iyi para teklif ediyordu. Merakımı fark eden Nazmiye Hanım gülerek yanıma geldi ve;bak nasıl dönüp duruyor. Vügar yok ya adamlara bir şey diyemiyor. İlla ki ona soracak.
Baba; alışverişi yapıp yapmamayı elli yaşındaki adam, onbir yaşındaki oğluna soracaktı ha!Tabiatın, güzelliğin candan insanların sade, kendi halinde yaşadığı bu güzel Azeri köyünde bir şok yaşıyordum.
Vügar'ın geldiğini görünce adamlardan ayrılıp ona doğru gitti. Elini omuzuna koydu ve birkaç adım bize doğru yürüyerek durumu ona anlattı. Vügar bir yandan ensesini kaşıyarak bir yandan da yüzünü buruşturup; - Ata!Bilirsin, bu adamlar önceden borçlarını zamanında ödememişti. Yine öyle yaparlarsa ..... dedi.
Ata adamların yanına döndü ve nazikçe hayvanları satmayacağını söyleyip, onları gönderdi.
Sıcak iyiden iyiye çökmüştü. Artık biraz dinlenmek istiyorduk. Önce bebeğimi uyutmam gerektiği için bize ayrılan odamıza gittim. Döndüğümde bütün aile ağaçların gölgesine çekilmiş masanın etrafında çok hoş bir sohbete dalmışlardı. Kızlar anne ve babalarıyla şakalaşıyor, Vügar gevrek gevrek gülüyordu. Benim geldiğimi görünce ata, Vügar'ın elinden tuttu: -gel seninle derenin kenarına gidip biraz sohbet edelim, sonra da namazları kılıp biraz uyuruz. Kalan işleri de sonra hallederiz.
Biri elli diğeri onbir yaşındaki bu iki arkadaş ağaçların arasından, dereye doğru gözden kayboldular.
Bu baba ile oğul arasındaki ilişkiyi hayretlerle takip ederken günler geçiyordu. Hissettiğim sadece hayret değildi. Belki de bizim çocuklarımız adına biraz da kıskanıyordum. Babaları; Allah için, İslam için, Kur'an için gecesini gündüzüne kattığı için!!!! onların yüzünü doğru dürüst göremeyen çocuklar adına kıskanıyordum Vügar'ı.Annelerin görevi üstüne kitaplar yazılıp, edebiyatlar yapılırken, babanın çocuğun hayatında ne ifade ettiğinin akıllara bile gelmediği bir dünyanın kadınları adına gıpta ile bakıyorum Vügar'a.
Önlerine her türlü imkanın sunulduğu, İslam adına özel okullara gönderilen, babaları Müslümanlar'a yol gösterme hakkını kendinde bulan, parmakla gösterilen Müslüman!!! olan ancak, 15 yaşına geldiği halde namaz kılmayan, örtünmeyen çocuklar adına anlamaya çalışıyorum Vügar'ı.
Ailesi dışındaki her olaya Allah rızası için deyip, balıklama dalan fedakar babaların, ailesi ve çocuklarına yönelik işlerden '' şeytanın rızası için ''miş gibi köşe bucak kaçmalarından dolayı kafamı karıştırıyordu Vügar.
Acaba Vügar'la bizim çocuklarımız arasında nasıl bir sonuç farkı olacaktı?
Bir gün öğlen namazlarını Vügar'ın Kur'an okuduğun mescidde kıldık. Namazdan sonra mescidin bir köşesinde yakılmış, yırtılmış yüzlerce Kur'an-ı Kerimle karşılaştık. Vügar'da yanımızda olduğu halde bu Kur'anlara tek tek bakmaya başladık. Çok korkunçtu. Onca Kur'an yakılmıştı. Hepimiz hüzünlü bir şekilde öylece oturduğumuz yerde kalakaldık. Evet yakmışlardı. O anda içimden geçenleri Vügar'la paylaşmak geldi. Ona dönüp: - Vügar, sen bu mescidi terk etmediğin sürece Ruslar bir daha Azerbaycan'a gelemezler dedim. Vügar beni anlamıştı. Meseleyi anlamıştı.
Gözlerini kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki ifadeyi gördüğüm an anladım. Evet, sorunun cevabını bulmuştum.
Vügar'la; onun gibi yetişen çocukla, bizim çocuklarımız arasındaki farkı bulmuştum:Vügar'ın gözleri.
Dokuz yaşındaki oğlumla TV seyrediyorduk. Ekrandaki konu Bosna Hersek'ti. Ve en dayanılmaz o bildik görüntüler vardı. Atılan bombalardan sonra yanan bir bina görülüyordu. Oğlum bana dönerek; anne,, bu görüntüleri nasıl çekiyorlar dedi.''
Değişim dergisi. Ekim 1995 Gönül Memiş. Gezi notları
Bu gezi-anı notlarında en çarpıcı şeyin; onbir yaşındaki bir çocuğun babasına ve ailesine imamlık yapması olduğunu düşünüyorum.Onbir yaşındaki bu çocuğun babasına ve ailesine imamlık yapması ailesinde herhangi bir rahatsızlığa ve huzursuzluğa yol açmadığı gibi bilakis gönül huzuruyla onu önlerine geçirip, arkasında cemaat olup namaz kılmaları ve sosyal hayatlarında da bu çocuğun imamlığını devam ettirmeleri, bize toplumsal önderlik açısından önemli işaretler verdiğini düşünüyorum. Bu çocuğun imamlığının en önemli özelliği sadece ibadetlerde değil, hayatın tümünde; örneğin ticarette bile geçerli olması ve dikkate alınmasıdır.
Yaşı küçük olmasına rağmen babasının (Atasının) sahip olmadığı bilgiye sahip olmasından dolayı, ailesinin rehberliğini / imamlığını yapması bize aslında, toplumsal vicdanın nasıl bir önderlik beklediğinin göstergesi olduğunu düşünüyorum. Toplumsal vicdan, kendisine önderlik ve rehberlik edecek şahsın, kendi aralarında ve kendi içlerinde yaşamasını; kendisinde var olan bilgi ve ahlakıyla toplumsal teveccühü kazanarak, toplumun önüne imam / rehber olarak geçmesini tüm doğallığıyla ve arzuyla beklemektedir.
Toplumsal vicdan; kendisine iman edeceği şahsı, kendi içlerinde ve kendileriyle beraber ibadet etmesini, pratik yaşamıyla iltifat görerek topluluğa yön vermesini ve onların gönüllerinin rıza göstereceği birisi olarak zuhur etmesini istemektedir.
Önderlerimiz, aydınlarımız,, yazarlarımız ve hocalarımız toplumsal vicdanın bu sünnetini ihmal etmektedirler. Pratik yaşamlarına dair çok az şey bildiğimiz bu insanların, toplumu değiştirmeye ve yönlendirmeye dair gayretlerine sadece yazıları yoluyla şahitlik edebiliyoruz. Toplum onları yazıları yoluyla sevmeye çalışıyor. Bu durumun somut olaylarda yeterli olmadığı ortadadır. Can yakıcı olaylarda dahi, bu öncülerimizin toplumsal vicdana yeterince yön veremediği / toplumun gönlünün onlara tam teslim olmadığı / olamadığı acı bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.
Topluma rehberlik etmeye çalışanın bu muhterem insanların durumu, toplumsal vicdanda ve hafızada yeri; gaybtan gelen bir ses misalidir. Toplumun yüreğini onlara ısıtacak bir beden ilişkisi, fizikselde beraberlik ve duygu birlikteliği toplumsal teveccühü kazanacak bir yoğunlukta olmadığı için, onların bu değerli gayretleri de istenilen sonucu vermemektedir.
Biz, genel olarak hayatımıza yön vermeye çalışan bu insanların; aydınların, yazarların, hocaların abilerin ve diğerlerinin mümin olduklarını ve ibadet ettiklerini gaybi olarak kabul etmiş olabiliriz. Onların ibadet ehli olduklarından şüphe etmeye biliriz. Fakat bir çok önemsediğimiz ve yaşamımızda dikkate aldığımız yazar ve aydınlarımızın düzenli olarak namazlarını nerede kıldıklarını/nereyi mescid edindiklerini; onlarla omuz omuza hangi vakitlerde nerede namaz kılacağımızı bilmiyoruz. Belki de bir ömür boyu hiç namaz kılmadığımız/namaz kılamayacağımız; onun takvasından, davranışından, ahlakından ve yüz yüze sohbetinden hiç faydalanamayacağımız insanların yazılarını okuyarak hayatımıza yön vermeye çalışacağız/çalışıyoruz.
Bu durumun toplumsal vicdanın dirilişi için ne büyük bir yoksulluk olduğunu biran önce fark etmemiz gerekmektedir.
Hayat içerisinde somutlaştırdığı davranışlarına dair; aile ilişkileri, ibadet ve zikirleri, tüketim davranışları, ekonomik tasarrufları, komşuluk ilişkileri, sosyal hayata bakışları vs bu ve buna benzer konularda yaşam içerisinde amellerini görünür hale getiren ve örneklik teşkil eden/yaşamından öneriler sunan, bilinen, şahit olunan önderlerimiz olmalıdır. Periyodik olarak zamanı ve mekanı paylaştığımız; ortak duygu ve düşünceleri benimsediğimiz/önemsediğimiz, sosyal ilişkiler kurarak paylaşımlar yaptığımız; dostlarımız, komşumuz, dava arkadaşlarımız, önderlerimiz olmalıdır, bize yazıları ile rehberlik edecek insanlar.
Onlarla beraber namaz kıldığımız, namazlarda yan yana durduğumuz ya da arkalarında gururla ve huşu içinde namazlarımızı kıldığımız anlarımız olmalıdır; ibadet ve tefekkür ettiğimiz zamanları hep beraberce aziz / muhterem kılmalıyız. Onlarla selamlaşıp, musafaha yaptığımız; sıcaklıklarını hissettiğimiz, beraberce müdavimi olduğumuz mekanlarımız olmalıdır. Bu toplum/Müslümanlar bunların; bu zemin ve zamanların mahrumiyetini; yetimliğini ve öksüzlüğünü yaşamaktadır. Sahibi kalmamış topluma sahip çıkacak, öksüzlüğünü ve yetimliğinin acısını dindirecek ve saracak imamlar beklenmektedir. Fetva sormak ve danışmanlık almak için değil; derdimizi açabileceğimiz, sırdaşımız olacak, derdimizi paylaşacak hocalarımız olmalıdır. Önümüzü ilikleyerek huzurlarına çıktığımız, el bağlayarak dinlediğimiz hocalarımız değil; yüreklerimizi verdiğimiz, umutlarımızı bağladığımız hocalarımız olmalıdır.
Hocalarımızın ve imamlarımızın da, kendileri için kaygılanan yoldaşları ve dava arkadaşları olmalıdır. Hocalarımızın ve imamlarımızın kendilerine zarar gelmesinden tedirginlik hisseden ve ondan gelecek herhangi bir sesle kulak kesilen toplumları olmalıdır. Hocalarımız ve imamlarımız yazılarından önce bu toplumu merhametli ve tevazulu kollarıyla sararak iletişime geçmelidir.
Zamanı ve mekânı paylaştığımız anlarda, birbirimize ikramlarda bulunmalı, ikramlarımızda hizmet etmeli, hal ve hatırlarımızdan / durumlarımızdan haberdar olunmalıdır. Elinden çay içtiğimiz hocalarımız olduğunda, zamanı o zaman aziz kılabiliriz, bize hizmet eden ağabeylerimizi o zaman rehber kılabiliriz; çağrıları bize ibadet, emirleri bize farz olur.
Toplumsal vicdan; çağrıları ibadet, emirleri farz olabilecek imamları beklemektedir.
Selam ve Dua ile


Yorumlar
0 onaylı yorumHenüz yorum yok. İlk yorumu sen yazabilirsin.